Showing posts with label devlet. Show all posts
Showing posts with label devlet. Show all posts

Wednesday, October 29, 2014

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN “ARMA”SI MESELESİ


 Aslında Türk devletinin bir arması olması gerektiği fikri haklı bir düşünce; Cumhuriyetin ilân edildiği günlerde de buna ihtiyaç hissedilmişti. Osmanlı döneminde, uzun yıllar bayrak alâmeti de muallakta kalmıştı. 19. yüzyıldan itibaren uluslararası münasebetlerin artması ölçüsünde resmî ziyaretler yapılmaya başlanmış, milleti ve devleti temsilen ulusal bir alâmetin ve bir millî marşın gerekliliği ortaya çıkmıştı. Bu hususlarda Osmanlı dönemine ait ilginç hikâyeler vardır.
Millî marş meselesi İstiklâl Savaşı yıllarında , bayrak meselesi de Cumhuriyet döne- minde kurallara bağlı olarak çözümlenmişti. Hatta bir devlet arması tespiti çalışmaları bile yapılmıştı.
Medya haberlerinden anlaşıldığına göre, Şanlıurfa Milletvekili Zeynep Karahan Uslu ve 30 arkadaşının teşebbüsüyle hazırlanan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti Resmî Armasının Belirlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı”nın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Grup Başkanlığı’na sunulduğu anlaşılmaktadır.(1)  Tasarı, uygun görülürse Meclis Başkanlığı’na sunularak yasalaşma yoluna gidilecek.
Dünyadaki devletler arasında sadece Türkiye Cumhuriyeti ve Dominik Cumhuriyeti'nin devlet arması olmadığı ileri sürülmektedir; böyle bir girişimle yarım kalmış bir işin tamamlanması da gerçekleşecektir. 
“Arma” meselesine gelince; devleti temsil eden sancağın üzerine, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren, devrin padişahının tuğrasının işlendiği görülmekte idi; bu geleneğin haricinde, Osmanlılar’da bir devlet arması geleneğinin olmadığı ifade edilmiştir. Hatta, klâsik “Osmanlı Arması” olarak bilinen armanın, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın XIX. yüzyılda arma tasarımı yaptırarak, Sultan Abdülmecid’e hediye ettiği iddia edilmiştir.
 Arma fikrinin Osmanlı ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında ortaya çıktığı, bu dönemde İngiltere’nin Osmanlı ile yakın ilişkiler kurmaya çalıştığı, Fransa’nın Sultan Abdülmecid’e verdiği “Legion” nişanının İngiltere’yi harekete geçirdiği, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın, Fransa’nın verdiği nişana karşılık Kasım 1856′da “Dizbağı Nişanı”nı Osmanlı Sultanı’na sunduğu, fakat geleneğe göre bu nişanı alan devlet adamlarının devlet armalarının asılması gerektiği, fakat Osmanlılar’ın böyle bir devlet arması bulunmadığından Kraliçe’nin bir İngiliz tasarımcısına bu armayı yaptırarak Sultan’a nişan ile beraber gönderdiği ileri sürülmektedir.(2)
Bununla beraber, padişahların her birine mahsus mühürlerin kullanıldığı, bu mühürlerin millî bayrağın üzerinde de işlendiği görülmektedir; bu mühürleri, bir çeşit devlet araması olarak kabul etmek de mümkündür.



        

 Sultan Abdulmecid dönemi devlet arması



     

 Sultan II. Mahmud dönemi devlet arması



     

 Sultan II. Abdulhamid dönemi devlet arması

 Gerçi, çeşitli Osmanlı armaları da görülmektedir. Bu örneklere bakarak, padişahların her birinin dönemlerinde çeşitli çizimlerle veya ilâvelerle bir takım simgelerin kullanıldığı kabul edilebilir..
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da, devlet arması meselesinin gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Nasıl ki, bayrak veya sancak meselesinde, padişahların devirlerine göre, hatta büyük kumandanların kendilerine mahsus taşıdıkları bayrak ve sancak çeşitliliğine bir yasa ile son verilerek ay-yıldızlı albayrağın kabul edilmesi gibi, devlet arması meselesinin de böyle kesin bir şekle kavuşturulması düşünülmüş olmalıdır.
Atatürk, yaveri Mustafa Kılıç’ın Enver Behnan Şapolyo’ya ifade ettiğine göre “Gökbayrak”ı yeni devletin bayrağı olarak kabul etmeyi düşünmüştü. Bu hususu, III. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’a da soran Enver Behnan Şapolyo şu cevabı almıştı: “ Atatürk, Cumhuriyet’in resmî bayrağını “Gökbayrak” olarak kabul etmeyi düşünmüştü. Fakat, bu hususta hiç bir neşriyat yapılmadığından bu bayrağı kabul etmediler.” (3)

 

 III. Selim’in mühürü

 

 IV. Mehmet için yaptırılan kalitanın baş tarafındaki güneş ve ay-yıldız

   
 II. Mahmut tarafından bastırılan madalyanın bir yüzü 


 Afet İnan, her ne kadar, bozkurtlu semboller için Atatürk’ün, “Bunlardan hiç birisi, bu günkü dünyamızın içinde kurulan yeni bir devletin arması olamaz. Devlet arması sembolik bir insan başı olarak temsil edilmeli.” dediğini iddia ediyorsa da (4) , bugün pek çok devletin bayrağında mitolojik hayvanların resimleri olduktan başka, yine Atatürk zamanında basılan pul ve paralarda ve heykellerde bozkurt motifinin kullanıldığı görülmektedir. Yine bu dönemde yapılan devlet arması yarışmasını kazanan eserde de bozkurt motifi bulunmakta idi.

Ancak, Antalya’daki bir antikacıda bulunan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk gayrı resmî madalyası olduğu ileri sürülen bir pirinç madalya ele geçmiştir; Misak-ı Millî’nin anısına bastırıldığı anlaşılan, 40 mm. çapında ve 14 gram ağırlığındaki bu madalyanın ön yüzünde “Zafer 1339” yazarken arka yüzünde “Misak-ı Millî” yazmakta ve Türkiye Cumhuriyeti’nin arması olduğu ileri sürülen bir arma da bulunmaktadır.(5)


Misak-ı Millî anısına 1923 yılında bastırılan madalya ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk arması olduğu ileri sürülen arma 
                                (http://www.trthaber.com/haber/yasam/tesadufen-antikacida-bulundu-58386.html) 

1926 yılında ise, Maarif Vekâleti tarafından bir “Türkiye Arması” yarışmasının açıldığı görülür: Cumhuriyet döneminde, bir “Türkiye Arması” tespit ihtiyacı, 22 Aralık 1339 (1923) tarihinde İcra Vekilleri Heyeti’nin ufaklık para darp edilmesi ve bu paralar üzerinde yeni Türk devletini temsil edecek sembollerin belirlenmesi zaruretinden doğmuştu. Bu hususla ilgili görüşmeler sırasında İstanbul Milletvekili Yusuf Akçura, öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin armasının tespitini ve bu arma ile paraların basılmasını teklif etmişti.(6)

 Yusuf Akçura’nın teklifi Kanun-ı Esasi Encümeni’ne havale edilmiş ve armanın belirlenmesi uzun zaman alacağından, Encümen tarafından, paraların basılmasına geçilmesi, arma için de sanatkârlar arasında bir yarışma açılması tavsiye edilmiştir. Neticede, 9 Eylül 1341 (1925) tarih ve 2465 sayılı Vekiller Heyeti kararıyla Maarif Vekâleti tarafından bir yarışma açılarak armanın tespit edilmesi kararlaştırılmıştır. Belirlenen yarışma şartlarında, ay ve yıldız olmak şartıyla Türk tarihinden simgelerin kullanılabileceği belirtilmiştir. Derece alan eserlere verilecek para ödülleri de belirlenmişti.
30 Haziran 1926 tarihinde başvurular sona ermiş ve Seçici Heyet gönderilen eserlerden üçünü ayırarak, bu eser sahiplerine bir ay zaman verilmiş ve eserlerinde bazı değişiklikler yapmaları istenmiştir. Sonunda, bu eserlerden Namık İsmail Bey’e ait olanı birinci seçilmiştir.
 Yarışmayı kazanan “Türkiye Arması”nın merkezinde, üzerinde ay ve yıldız bulunan zemini kırmızı renkli bir kalkan yer alıyordu; kalkan, kuvvet ve sebatı ve vatan savunmasını temsil ediyordu.. Kalkandaki ay-yıldızın altında bir kurt resmi bulumakta idi; ay-yıldız yeni Türk devletinin millî sembolü, kurt da “Oğuz Menkıbesi”ni ve Oğuz Han’a yol gösteren millî iradeyi temsil ediyordu; kurdun ayakları altındaki kısa mızrak (harbe) ise, en eski Türk silâhlarından idi. Kalkanın altında ise, “İstiklâl Madalyası” bulunmaktaydı. Madalya ve üzerindeki, Arap harfleriyle “T.C” simgeleri, “Türkiye Cumhuriyeti”ni vurgulamaktadır. Kalkanın etrafındaki başak ve meşe yaprakları da bereket ve kudreti sembolize ediyordu. Türk milletinin çağdaşlaşma ve yükselme ideali ise, meşale ile ifadelendirilmişti. Arma hakkında açılan yarışma, yarışmanın sonuçları ve kazanan armanın yukarıda yer verdiğimiz açıklamaları ve armanın renkli resmi, Maarif Vekâleti’nin yayımlamış olduğu “Hayat” mecmuasında da çıkmıştı.(7)


 Türkiye Cumhuriyeti Arması(1927) 

 Arma, resimlendirme bağlamında eleştirilmiş ve kurt, başak, meşale ve meşe yaprağı gibi simgelerin çok cansız çizilmiş olduğu ileri sürülmüştür; diğer eleştiri noktası da, “T.C” hatları üzerine olmuş ve bu hat “çirkin” olarak vasıflandırılmıştır.(8)

 Yeni “Türkiye Arması”nın, kullanılması amacıyla, Rize Milletvekili Ekrem Bey tarafından, “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bulunan bilumum mebaniî resmîye ve millîye üzerindeki tuğra ve methiyelerin kaldırılarak, yerine Cumhuriyet Armasiyle Cumhuriyet’in kabul tarihinin hakk ettirilmesine dair” kanun teklifi verilmiştir; teklif 13 Nisan 1927 tarihinde Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanmış, tartışmalar sırasında ortaya çıkan bir takım sorunların çözümü için, teklif tekrar Maarif Encümeni’ne gönderilmiştir.(9)  Maarif Encümeni’nin değiştirme teklifleri yasalaşarak resmî binalarda, Osmanlı saltanatını temsil için konmuş tuğra, arma ve kitâbelerin kaldırılması veya üzerinin usulünce örtülmesi kabul edilmekle beraber, “müsabaka sonucu belirlenen armanın, Cumhuriyet arması olarak benimsenmesi kabul edilmiş değildir. Gerçekte simge, hiçbir zaman kanunlaşamayacak ve Devlet’in resmî simgesi haline dönüşemeyecektir.”(10)
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı sitesinde de, hâlen kullanılmakta olan “Cumhurbaşkanlığı Forsu” ve “Cumhurbaşkanlığı Arması” hakkında şu bilgiler verilmektedir : “Cumhurbaşkanlığı Forsu pek çok anlam, motif ve değeri bünyesinde barındırmakta; yüzlerce yılın birikimini, tarihteki Türk topluluklarını, dolayısıyla Türk birliğini ve Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil etmektedir. Forsun boyutları 30x30 cm’dir. Türk Bayrağı üzerine “Cumhurbaşkanlığı Arması” işlenmiştir. Ay yıldız olmaksızın ya da Türk Bayrağı üzerine işlenmeksizin yalnızca güneş ve çevresindeki 16 yıldızdan oluşan bölüme “Cumhurbaşkanlığı Arması” denilmektedir. Armanın ortasında güneş, bunun çevresinde ise 16 yıldız bulunmaktadır. Güneş sonsuzluğu ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni, 16 yıldız ise tarihteki bağımsız 16 büyük Türk Devletini simgelemektedir. Bunlardan, Osmanlı İmparatorluğu’nun 20 milyon kilometrekare, Büyük Hun ve Göktürk İmparatorluklarının 18 milyon kilometrekare, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ise 10 milyon kilometrekare yüzölçümüne ulaştığı çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Piri Reis Haritası dâhil, haritalarda yer alan pusulalarda 16 ayrı yönü gösteren uçlar bulunur. Türklerin bu simgelere verdikleri değer Türk Mitolojisi’ndeki örneklerden de anlaşılmaktadır. Oğuz Destanı’nda yaratılış ve kökeni ile ilgili olarak “Oğuz Han’ın ışıkla gelen altun kazılık kız ile evliliğinden Gün, Ay ve Yıldız isimli oğulları doğmuştur” denilmektedir. İlk Türk toplulukları zamanındaki inanca göre dünya kozmik suların ortasında dört yöne çevrilmiş, dört ya da sekiz köşeli bir yüzey olarak düşünülüyordu. Gök yerin üzerinde duran kubbe idi ve 28 dilime ayrılıyordu. Her dilimde bir yıldız grubu vardı. Gök kubbenin tepesindeki kutup yıldızı Gök Tanrı’nın makamıydı. Bunun tam altında yerin merkezindeki dağda imparatorun köşkü ve sarayı vardı. Bu sarayın doğusunda ve batısındaki dağlar ise güneş ve ayın makamıydı. Güneş ve ayın ortasında duran kimse parlaklığın en üst aşamasında olup, Kün-ay sembolüne sahipti. Dolayısıyla hükümdarlık rumuzuydu. Güneş ve ay rumuzları hükümdarların elbiselerine ve mezarlarına da resmedilirdi. Hunlar ve Göktürkler döneminde güneş genellikle alplik ve hükümdarlık rumuzu olarak görülmüştür ve aydan daha önemlidir. Uygurlara gelindiğinde ise, Ön Asya kökenli dinlerin de etkisiyle ay’ın daha fazla önem kazandığı görülmektedir. Uygurlar, Mani ve Buda dinlerini benimsedikten sonra Gök Tengri’ye, “Ay Tengri” demeye başlamışlardır. “...Ay Tanrı’da kut bulmuş ...” sözünden de anlaşılacağı üzere Uygur hükümdarları, Ay Tanrı’nın kut vermesiyle hükümdar olduklarına inanıyorlardı. Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular, Harzemşahlar, Anadolu Selçukluları ve sonra kurulan kimi küçük devletlerin meskûkâtında da hilâl ve yıldız sembolü görülmektedir. Örneğin, Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey sikkelerinde hilâl ve yıldızı kullanmıştır. Yine Anadolu Selçukluları sikkelerinde de hilâl ve yıldıza çok sık rastlanır. Osmanlılar ise, bu sembolleri bayrak (sancak) ve forslarında kullanmışlardır. Topkapı Sarayı Müzesi silah salonunda 10165 numarada kayıtlı, 400x245 cm boyutlarındaki sancağın ortasında bir zülfikar işlenmiştir. Zülfikarın ortasında 8 münhani (eğri) daire, zülfikarın kabzesi altında iki tarafa kıvrılmış yılan başları vardır. Uçkurluğa yakın olan yerde hilâl ortasında 16 şualı (ışınlı) bir yıldız ve güneş rumuzu vardır. Yine Topkapı Sarayı’nda 824 numarada kayıtlı 400x250 cm. boyutlarında ve alemindeki yazıdan Yavuz Sultan Selim’e ilişkin olduğu anlaşılan sancakta da benzer motifler yer almaktadır. Sancağın tam ortasına bir zülfikar ve zülfikarın ortasına Allah ve etrafına sekiz tane “Ya Burhan” ifadesi girift (girişik) olarak yazılmıştır. Zülfikarın kabzesi altında iki tarafa kıvrılmış yılan başları ve kabzesi üzerinde hilal ve yıldız vardır. Sancağın uçkurluk kısmının sağ ve sol taraflarında büyük kıt’ada üçer hilal, hilâllerin ortasında 16 şualı yıldız vardır. Bunlardan başka daha küçük kıt’ada 16 daire ve içinde 16 şualı güneş ve yıldız motifine yer verilmiştir. Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi güneş, yıldız ve ay çok eski dönemlerden beri Türkler tarafından kutsal sayılmış; devlet-ulus tümlüğünü, bağımsızlık düşüncesini, ulusun ve devletin egemenliğini temsil eden bayraklarda simge olarak kullanılmıştır.



 (http://www.tccb.gov.tr/sayfa/cumhurbaskanligi/fors/) 
 Atatürk’ün, 1922’de İzmir’e girerken otomobiline çekili Flâma (Anıtkabir Müzesi’nde bulunmaktadır.)


 1922 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından saltanatla birlikte, saltanata özgü bayrak da kaldırılmıştır. Abdülmecid’in bir buçuk yıl süren halifeliği sırasında yeşil zemin, ortasında kırmızı bir daire ve bu dairenin çevresinde beyaz ışınların bulunduğu bir fors yapılmıştır. Bu fors da, 3 Mart 1924’te hilafet ile birlikte kaldırılmış; ancak, imparatorluk dönemindeki bayrak korunmuştur 1922 tarihli bir fotoğrafta, İzmir’e giderken Atatürk’ün otomobiline bugünkü Cumhurbaşkanlığı Forsu’na benzer bir flamanın takıldığı görülmektedir. Ancak bu fotoğrafın dışında, “Cumhurbaşkanlığı Forsu”nun bugünkü biçimiyle ilk kez hangi dayanağa bağlı olarak ve hangi gerekçelerle kabul edildiği ve kullanılmaya başlanıldığına ilişkin resmî bir kayıt ve belge saptanamamıştır.” İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş tarafından yayımlanan “Bahriye Ressamı Hüsnü Tengüz’ün Hatıraları” adlı esere göre, Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun Hüsnü Tengüz tarafından tasarlandığı ve dikimevinde dikilerek flâma hâline getirildiği anlaşılmaktadır; anılara göre, “Cumhuriyet`in ilk yıllarında, Atatürk bir devlet başkanını ağırlayacaktır. Resmî törenler için her şey hazırdır. Ancak bir ayrıntı son anda fark edilir; konuk devletin görevlileri devlet başkanlarını temsil eden bir flâma hazırlamışlardır. Bizde buna mukabil bir sembol olmadığı ve ne yapılacağı Atatürk’e sorulur. Atatürk'ün talimatıyla Askeri Dikimevi’ne benzeri bir flâmanın hazırlanması emredilir. İstanbul’daki Askeri Dikimevi komutanı çaresiz ne yapacağını düşünürken, Bahriye Matbaası'nın duayen ressamına müracaat edilir. Nitekim Hüsnü Bey ertesi güne kadar müsaade isteyerek, ortasında güneş ve bu güneşin etrafında 16 yıldız bulunan tasarımı hazırlayarak Dikimevi’ne gönderir. Atatürk`ün beğenisini kazanan bu tasarım ve flama gereken yerlere asılır ve dikimevi komutanı ödüllendirilir. Ancak, forsu tasarlayan ressam unutulmuştur. Sonraki yıllarda forsu kendisinin tasarladığıyla ilgili bir girişimde bulunmak ister; ancak bu defa da "para ve şöhret peşinde koşuyor" denmesinden çekinerek bu arzusundan vazgeçer….. Bahriye ressamı Hüsnü Tengüz'ün tasarladığı ve 1978'e kadar kullanılan Cumhurbaşkanlığı Forsu'nda güneşten çıkan ışınların sayısı 20 iken, 18 Şubat 1978'de getirilen yeni bir düzenleme ile ışın sayısı 16’ya düşürülür. Güneş sonsuzluğu, yıldızlar 16 büyük Türk devletini temsil ediyor…. Cumhurbaşkanlığı arması altın sarısı renkteki 16 ışınlı güneş ve güneşin çevresindeki 16 yıldızdan oluşmaktadır. Armanın anlamı hakkında iki farklı yorum vardır. İlk yoruma göre armanın ortasında yer alan güneş Mustafa Kemal Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." sözünü destekler nitelikte sonsuzluğu ve Türkiye'yi, 16 yıldız ise tarih boyunca kurulan 16 büyük Türk devletini sembolize etmektedir. Bu görüş resmî makamlarca da kabul görmüştür. Bir diğer yorum ise güneşin etrafındaki 16 yıldızdan 9'unun Eski Türklerin sancaklarında kullandığı 9 tuğu, 7 yıldızın ise Anadolu Türklerinin sancaklarında kullandıkları 7 tuğu temsil ettiğidir.” (12)


 Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun ilk hâli



 Türkiye Cumhuriyeti “Cumhurbaşkanlığı Forsu” 

 Ayrıca, yayımlanacak olan “Cumhurbaşkanlığı Sanat Koleksiyonu” kitabında Hüsnü Tengüz’ün (13)  anılarına yer verilerek, ressama iade-i itibar yapılacağı da belirtilmiştir. Ancak bu hatıranın, Cumhurbaşkanlığı sitesindeki bilgilerle uyuşmadı da görülmektedir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde ise, Çankaya Köşkü’nde konuk devlet başkanlarının karşılanmaları esnasında atlı tören kıtasının kullanılmasına başlanmıştır; bu uygulamada, konuk devlet başkanını taşıyan makam aracına, Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’ne girişinden itibaren tören alanına kadar Kara Harb Okulu Atlı Birliği’ne bağlı süvariler eşlik etmektedir. Atlar, Türk Bayrağı ve konuk ülkenin bayrağının yanı sıra Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda yer verilen, tarihteki bağımsız 16 büyük Türk devletinin bayraklarını da taşımaktadırlar.(14)



Letonya Cumhurbaşkanı Andris Berzins’in, atlı tören birliği tarafından Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’ne girerken karşılanışı (17 Nisan 2014)

(http://www.tccb.gov.tr/haberler/170/89116/kara-kuvvetleri-suvari-birligi-cankaya-koskundeki-resmi-karsilama-torenlerinde.html) 




[2] http://www.arastiralim.com/2009/03/page/4; bu husustaki bilgilere, sanat tarihçisi Dr. Selman Can’ın araştırmalarına atıf yapılarak çeşitli basın ve on-line haberlerinde yer verilmiştir.
[3] E. Behnan Şapolyo, Atatürk ve Bayrak, Türk Kültürü, C:IX, s:31
[4] A.g.m, s:32
[5] http://www.trthaber.com/haber/yasam/tesadufen-antikacida-bulundu-58386.html
[6]Işıl Çakan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Armasının Belirlenmesi Çabaları, Toplumsal Tarih, Sayı:82 (Ekim 2000), s.4-10.
[7] Hayat, 6 Kânunsâni 1927, C:I, S:6, s:9
[8] Işıl Çakan, a.g.m.
[9] Işıl Çakan, a.g.m.
[10] A.g.m.
[11] http://www.tccb.gov.tr/sayfa/cumhurbaskanligi/fors/
[12] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2014/08/12/cumhurbaskanligi-forsunu-1-gunde-tasarladi?paging=6
[13] Bahriye Kolağası Ahmet Efendi'nin oğlu olarak 30 Ocak 1876'da Cibali'de doğan Hüseyin Hüsnü Tengüz,  12 Temmuz 1892’de Teğmen rütbesiyle ilk olarak  Fethiye Kalyonu’nda görev almış, 1894 yılında Erkânı Harbiye Dairesi’ne tayin edilmiş ve burada yazıdan çok resim ve haritalarla ilgilenmiştir.  Deniz resimlerine ilgisinin, Ertuğrul Fırkateyni’nde şehit olan çarkçı subayı dayısının resimlerinden kaynaklandığı belirtilmektedir;   Erkan-ı Harbiye-i Bahriye'de yeteneklerinin fark edilmesi üzerine Sanayi-i Nefise Mektebi'nde 3 yıl eğitim görmüştür.  Çevresi tarafından  "Bahriyeli" ya da , "Katip" lakabıyla da bilinmektedir. 1908-1909'da Mahmut Şevket Paşa tarafından Askeri Müze Komisyonu'na, 3 Mayıs 1910'da ressam olarak Bahriye Müzesi'ne, 28 Mayıs 1914'te Bahriye Matbaası ressamlığına atanmıştır. Bahriye Matbaasından 1917'de, Kıdemli Yüzbaşı rütbesiyle  emekli olduktan sonra da, 1948’e kadar da sivil olarak ressamlık yapmıştır. 1950 yılında vefat eden H. Hüsnü Tengüz’ün mezarı Kasımpaşa’daki Kulaksız Mezarlığı’ndadır. H. Hüsnü Tengüz, ayrıca, ney ve keman çalardı ve İngilizce, Arapça ve Farsça bilmekteydi 
[14]http://www.tccb.gov.tr/haberler/170/89116/kara-kuvvetleri-suvari-birligi-cankaya-koskundeki-resmi-karsilama-torenlerinde.html




Thursday, September 11, 2008

SOSYAL MOZAİK POLİTİKALARI AÇISINDAN “DEMOKRATİK ÖZERKLİK” TALEPLERİ

SOSYAL MOZAİK POLİTİKALARI AÇISINDAN “DEMOKRATİK ÖZERKLİK” TALEPLERİ

Yrd.Doç.Dr.Nuri Yazıcı*

1960’lı yıllardan itibaren Türk siyasetinde yeni sloganlar, yeni söylem biçimleri duyulmaya başlanmıştı. Bunlar, “Sol” ideoloji adına ortaya atılan “Halklara özgürlük”, “Halkların kardeşliği”, “Kahrolsun Faşizm”, “İşçi sınıfının birliği ve dayanışması” gibi sloganlardı. ABD ile ilişkilerin özelliği nedeniyle Amerikan karşıtı olup, “Bağımsızlık” sloganları da dile getirilmekteydi. Bu siyasal eylemler genellikle Atatürk adına yapılıyor veya Atatürkçü gençliğin tepkisi olarak algılanıyordu. Karşıt gruplar tarafından da, daha çok tepkisel eylemler yapılmakta ve Komünizm karşıtı sloganlar duyulmakta idi.
2000’li yıllarda bu siyasal cepheler ayrıştı, yeni ittifaklar oluştu, “Küreselleşme” ve AB süreciyle beraber Atatürk’süz ve Türk Bayrağı olmayan mitingler ve “Demokratik Özerklik” talepleri görüldü…
1985 yılından itibaren aralıklarla yapılan ABD-Sovyetler Birliği zirvelerinin sonucunda da, Yalta Konferansı’nın tanzim ettiği dünya düzeni sona ermiş, Helsinki Zirvesi’nden (9-10 Eylül 1990) sonra Sovyetler Birliği dağılmış ve ona bağlı olarak Doğu Avrupa ve Orta Asya siyaseten çözülmüşlerdir.
Bu “yeni dünya düzeni”nin ilk safhasında Türkiye Cumhuriyeti, Doğu Avrupa’daki siyasî çöküşün ve yeniden yapılanışın kendisinde yarattığı zincirleme sarsıntıyı kısmen hasarsız atlatmış bulunmaktadır. Bu döneme AB ile ilişkiler ve terör damgasını vurmuştur. Anlaşılıyor ki, şimdi “Büyük Orta Doğu Projesi” (BOP) çerçevesinde ikinci safha başlamış bulunmaktadır.
Bütün bu gelişmelerin, yukarıda sözü edilen zirvelerde konu edilmediğini, ister Doğu Avrupa’nın, isterse Orta Doğu’nun yeniden yapılandırılması stratejisinde Türkiye’nin gündeme gelmediğine veya -Türkiye’nin dahli dışında- bir politika geliştirilmediğine inanmak pek saf bir düşünce olur.
Öyleyse, “Küreselleşme” politikaları sürecinde Türkiye’nin siyasî geleceği nasıl tasarlanmıştır?
Ne zirvelere, ne de bu zirveler sırasında yapılmış olması pek muhtemel gizli anlaşmalara ulaşılması mümkün değildir; ancak, 1990’dan bu yana olanlara, iyi bir gözlemci olarak bakılırsa nelerin kararlaştırılmış, nelerin pazarlığının yapılmış olduğu anlaşılabilir.. Artık Kosova’nın durumunun netleşmesiyle Doğu Avrupa’nın haritası oturmuş görünmektedir. Orta Asya’da bir sorun yoktur; Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) oluşturulmuştur. Şimdi Ön Asya/Orta Doğu, “yeni dünya düzeni”ne uyum istikâmetinde yapılandırılma sürecine girmiştir..
Türkiye’de ise, hangi sebebe dayanırsa dayansın, hangi farka dayanırsa dayansın bir ayrıştırma, farklılaştırma politikası kışkırtılmaktadır.
ABD ve AB ile, Lozan’da neler tartışıldıysa, âdeta yeniden tartışılmakta, tarih 30 Ekim 1918’de, sanki donmuş farzedilerek yeniden yürütülmek istenmektedir; bugüne kadar ara yerde geçen zaman için bir karalama kampanyası açılmış ve bu döneme, din ve inançların yaşanamadığı, demokrasinin olmadığı, bir asimilasyonun yaşandığı şeklinde haksız ve doğru olmayan suçlamaların yöneltildiği görülmektedir. Doğal olarak bu dönem, Cumhuriyet’in kurulup geliştiği dönemdir ve özellikle ilk dönemler Atatürk’le özdeşleşmiştir. Bu nedenle de tarihle yüzleşmek, tarihi aşmak adına Atatürk ve Cumhuriyet’in kuruluş değerleri tahrip edilmeye çalışılmaktadır.
Günümüzde görülen o ki, geleneksel siyasal dinci politikaların, ayrılıkçıların ve 1960’lardan bu yana Marksist-Sosyalist ideoloji taraftarlarının uzantısı gibi görünen II.Cumhuriyetçilerin dile getirmekte anlaştıkları bir terim ortaya çıkmıştır; “Demokratikleşme”…
İşte, zikredilen bu gruplardan biri, şimdi bu “Demokratikleşme” söyleminden neyi anladığını veya bu tanımın içini nasıl doldurduğunu açıklamış bulunmaktadır: 26-28 Ekim 2007 tarihleri arasında, Demokratik Toplum Partisi (DTP), “Demokratik Toplum Kongresi” adıyla, Diyarbakır’da genel kongresini toplamıştır. Kongre’nin sonuç bildirgesinde “Demokratik Özerklik” talebinde bulunulmuştur. Bildirgeye göre talepler şöyle ayrıntılandırılmıştır:
1- Köklü bir siyasî ve idarî reform talebinde bulunularak, “ülke bütünlüğü içinde, halkın yerelde söz ve karar sahibi olmasını sağlayacak ve tüm farklılıkların kendini özgürce ifade edebileceği düzeyde özerklik kazanması” ilkesi Demokratik Özerklik olarak kavramlaştırılmaktadır.[1]
Böylece, bir siyasal grubun taleplerini sıralarken veya tanımlarken kullandığı “Demokratik” teriminin kapsamı bilinmiş olmaktadır.
2- “Demokratik Özerklik”in uygulama kapsamından olarak ise, yerel yönetimleri güçlendirmenin, halkı söz ve karar sahibi kılmanın uygulaması hakkında yalnızca “etnik” ve “toprak” temelli özerklik anlayışı yerine, kültürel farklılıkların özgürce ifade edildiği bölgesel ve yerel bir yapılanma” savunulmaktadır. Bunun için öncelikle Türkiye’nin nüfus yapısının açığa çıkarılması ve bunun için çalışmalar yapılması istenmektedir.
“Bayrak” ve “Resmî Dil” tüm “Türkiye Ulusu” için geçerli olmakla beraber, “her özerk birimin kendi renkleri ve sembolleriyle demokratik özyönetimini oluşturması” öngörülmektedir; bu ifadelerde, sanki 1918’de, imparatorluk bünyesiyle kalındığı yerden devam etme projesi var gibidir? Mamafih, 1970’li yıllarda demokratik özyönetim, yerinden yönetim kavramlarıyla, bu kadar ayrımcı olmamakla beraber benzer görüşler siyaset gündemine gelmişti.
Bu tanımlamalarla tarihteki Osmanlıcılık politikaları ile, yukarıdaki manada “Türkiye Ulusu” tanımları birbirlerine çok benzemektedir; Osmanlı tecrübesinde, var olan milletler var edilmeye çalışılan mensubiyeti yok etti. Küreselleşme politikaları döneminde de bir Yugoslavya örneği vardır; Sloven, Hırvat, Arnavut, Sırp, Boşnak mensubîyetleri “Yugoslavya” mensubîyeti içinde bir arada olamamışlardır. Siyasal konjonktürün değiştiği anda Sosyalist ideoloji bir eksen olma özelliğini kaybetmiştir.
Bu tecrübelere rağmen, “Sosyal Mozaik” politikalarıyla “Ulus Devlet/Millî Devlet” yapısı zayıflatılırken, mozaiklerüstü (?) bir “Türkiye Ulusu” diye üst kimlik mi yaratılacağı umulmaktadır? Sonraki aşama için de, bir başka konjonktürel değişim mi beklenecektir? Veya, bir azınlık stratejisiyle bir coğrafyaya kapanmak yerine, bütün ülkenin yönetiminde söz sahibi olunmak mı istenmektedir?
3- Her özerk bölge nasıl yapılanacaktır?
Bu yapılanmanın bölgesel bir meclisle olacağı ifade edilmektedir. Bu yapının bir federalizm veya etnik özerklik demek olmadığı belirtilerek, “Bölgelerin her biri, o bölgenin özel adı veya bölge meclisinin yetki sınırları içinde bulunan en büyük ilin adıyla anılacaktır.” denilmektedir.
Özerk bölgenin işlerinin ise, bölge yürütme kurulunun aldığı kararlarla yürütüleceği belirtilmektedir; bölge valileri, merkezî hükûmetin kararlarıyla beraber bölge yürütme kurulunun aldığı kararları da uygulamakla yükümlü olacaklardı…
Ayrıca bildirgede, bölgelerin/bölge meclislerinin sayılarının ise, 20-25 kadar olabileceği belirtilmekteydi..
4- “Bölgesel Meclis”, merkezî hükûmet adına yürütülecek dışişleri, maliye ve savunma hizmetleriyle, merkezî ve bölge yönetimlerince ortak yürütülecek olan emniyet ve adalet hizmetleri hariç eğitim, sağlık, kültür, sosyal hizmetler, tarım, denizcilik, sanayiî, imar, çevre, turizm, telekomünikasyon, sosyal güvenlik, kadın, gençlik, spor gibi hizmet alanlarından sorumlu olacaktı..
5- “Türkiyelilik” meselesine gelince; bildirgede, “Türkiye Ulusu” tâbiri etnik vurgudan uzak, demokratik bir uluslaşmanın tanımı olarak teklif edilmektedir; doğal olarak bu durumda bayrak, dil, meclis para vb. adları tanımlayan “Türk” ve “Türkiye” kelimelerinin terkedilip edilmeyeceği bir soru olarak akla gelmektedir. Belki de genel bir yapılanmanın söz konusu olduğu durumda, daha nötr bir kelime olarak “Anadolu” tanımı teklif edilebilecektir!
Bildirgede ayrıca, Anayasa’da bütün kültürlerin demokratik bir şekilde varlığının tanınarak teminat altına alınmasının sorunları çözen bir yaklaşım olacağı belirtilmekteydi; artık, buradaki “demokratik” belirlemesinden kastedilen açıktır; yukarıda da söz edildiği gibi, bildirgenin diğer kısımlarında bu kavramla ne anlaşıldığı ve anlatıldığı bellidir.
Sonuç bildirgesinde DTP, 8 Kasım 2007’de Ankara’da “Demokratik Cumhuriyet Kongresi” yapılacağını duyurmakta idi.
17 Ekim 2007’de Kuzey Irak’la ilgili olarak sınır ötesi operasyon tezkeresi TBMM’de büyük bir oy çoğunluğuyla kabul edilmişti; “Demokratik Özerklik” kavramı tartışılırken, aynı ortamda sınır ötesi operasyon tezkeresine karşı protesto gösreilerinin de başladığı görülmektedir.
Bu protestoların, ortak bir stratejinin eseri olduğu izlenimi doğmuştur; Türkiye’de belli illerde ve ilçelerde yapılan bu gösterilerde Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ve Türk Silâhlı Kuvvetleri (TSK) protesto edilmiş, TSK’nın muhtemel sınır ötesi harekâtı reddedilmiştir. Genel olarak, bu gösterilerde Türk Bayrağı görülmemekte, bir terör örgütünün flâmaları, “Kahrolsun Faşizm”, “Faşizm’e karşı omuz omuza” sloganları görülmekte ve işitilmekteydi. Benzer gösteriler Kuzey Irak’ın bazı şehirlerinde ve Suriye’nin Kamışlı şehrinde de yapılmaktaydı.
Bir taraftan da, Türkiye genelinde, Avrupa ve ABD’de Türkler’in yoğun olduğu şehirlerde “Teröre Lânet” mitinglerinin düzenlendiği görülmektedir; New-York’tan Hakkâri’ye kadar yapılan bu gösterilerde halkın birliği ve kardeşliği vurgulanmış, “Teröre Lânet, Kardeşliğe Evet” sloganları atılmış, ellerde Türk Bayrağı ve Atatürk posterleri taşınmıştır.
Türkiye içinde ve Türkiye dışında yapılan bu gösterilerde çatışmaların da olduğu, çeşitli yaralama ve ölüm vakalarının da meydana geldiği görülmüştür.
Neticede ortaya şöyle bir manzara çıkmaktadır; bir tarafta Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Silâhlı Kuvvetleri, bir tarafta da devleti olmayan bir silâhlı güç mücadele etmektedir.
TSK’nın muhtemel sınır operasyonu, teröristlerin sınırda Dağlıca baskını, kaçırılan askerlerin geri alınması tartışmalarının ortamında, DTP’nin, 8 Kasım 2007’de ikinci olağanüstü kurultayı/ “Demokratik Cumhuriyet Kongresi” toplanmıştır.
Kongre, “orta boyutlarda bir Türk Bayrağı”nın asılı olduğu bir salonda, Atatürk posterinin bulunmadığı ve İstiklâl Marşı’nın okunmadığı bir ortamda başlamıştır.
Kongre sonrasında yayımlanan “DTP Siyasî Tutum Belgesi”nde[2], “Türkiye’nin siyasî-idarî yapısında reform ve Kürt sorununda çözüm modeli” başlığı altında, “1920’lerde Anadolu Halklarının” birlikte yürüttüğü mücadele sonunda kurulan Cumhuriyet’in;
* Merkeziyetçi ulus-devlet olduğu,
* Demokratik olmadığı,
* Asimilâsyoncu olduğu,
* Oligarşik bir yapılanma olduğu,
* Devlet örgütlenmesinde “Türk etnisitesi”nin esas alındığı cihetle krizlerin başlıca
nedeni olduğu iddia edilmektedir.
Binaenaleyh, yerelliğe ve “Demokratik Özerklik” esasına dayanan bir “Demokratik Cumhuriyet” talep edilmektedir..
“Demokratik Özerklik” altbaşlığında da, yeni bir siyasî ve idarî yapı teklif edilerek “Demokratik Cumhuriyet” tanımlanmaktadır. Buna göre;
* Yerel yönetimler ihdas edilerek güçlendirilmelidir.
* Yerel birimlerde meclis sistemi esas alınmalıdır.
* Kültürel farklılıkların özgürce ifade edildiği yerel bir yapılanma olmalıdır.
* “Bayrak” ve “Resmî Dil” tüm “Türkiye Ulusu” için geçerli olacak ancak, “Türkçe” resmî dil olmakla beraber diğer dillerin, bölgelerin çıkarılacak nüfus yapısı da dikkate alınarak kamusal alanda ve eğitim dili olarak kullanılabilmesi Anayasa güvencesi altına alınacaktır.
* Her bölge ve özerk birim kendi renkleri ve sembolleriyle demokratik özyönetimini oluşturmalıdır.
* Her bölgede, merkeze bağlı olmaksızın “Bölgesel Meclisler” kurulmalıdır.(Merkezî hükümetin ve bölge meclislerinin yetkileri, sayıları ve adlandırılmaları hakkında, daha önceki 26-28 Ekim 2007’deki kongre bitiminde yayımlanan “Sonuç Bildirgesi”ndeki talepler burada da aynen tekrarlanmıştır.)
* Bütün bu uygulamaları gerçekleştirilebilmesi için önce, Türkiye’nin nüfus yapısı ve dağılımı ortaya çıkarılmalıdır.
Ayrıca, “vatandaşlık” ve “ulus” kavramlarının yeniden tanımlanması istenmekte, bu topluluğun siyaseten de, “Türkiye Ulusu” olarak tanımlanması ve “Türkiyelilik” üst kimliği etrafında bir vatandaşlık ihdası talep edilmektedir.
Belge’de ayrıca, bu esasların “1920’lerde kabul edildiği, 1921 Anayasası’nda yer aldığı” da iddia edilmekteydi: halbuki 1921 Anayasası, 10. ve 21. maddeleri arasındaki maddelerde “kaza”lar hariç olarak vilâyetleri ve nahiyeleri “manevî şahsiyeti ve muhtariyeti haiz” olarak tanımlamış ve buralardaki “şûra”ların buralar halkınca seçilmesini öngörmüştür ama, sonuç bildirgesinde ve belgede talep edildiği gibi bir nüfus yapısının belirlenmesi ve bu nüfus yapısının siyaseten temsili ilkesi yoktur….
Kaldı ki, TBMM’nin açılmasıyla kurulmuş sayılan yeni Türk devletinin de merkeziyetçi ve ulus-devlet yapısında olduğu görülmektedir: 1921 Anayasası’nın 1. maddesinde “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” denilmek suretiyle temel siyasî ilkenin “millî hâkimiyet” ilkesi olduğu vurgulanmıştır. Yasama ve yürütme yetkilerinin TBMM’ye ait olduğunu belirten 2. maddede de, TBMM’nin, “milletin yegâne ve hakiki mümessili” olarak tanımlandığı görülmektedir; 3. madde ise, yeni devleti “Türkiye Devleti” adıyla tanımlamıştır.( Bu madde, Cumhuriyet’in ilânından sonra, “Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyet’tir.” biçiminde değiştirilecektir.)
1921 Anayasası’nın seçimlerle ilgili 4. ve 5. maddelerinde de, TBMM üyelerinin “vilâyetler halkınca” seçileceği belirtilerek (ki, burada halkın kültürel, dinsel veya dil özelliklerine göre ayrılarak siyaseten temsil edilmeleri durumu yoktur.), “Büyük Millet Meclisi üyelerinin herbiri, kendini seçen vilâyetin ayrıca vekili olmayıp bütün milletin vekilidir.” denilmektedir; böylece milletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü pekiştiren güçlü ifadeler görülmektedir.
Bir de şu açıdan bakalım; 1921 Anayasası’nda resmî dil, başkent ve İstiklâl Marşı belirtilmemiştir diyerek bunların da tartışılması lâzım geldiği savunulabilir mi?
Netice itibarla, DTP’nin gerek “Sonuç Bildirgesi”nde, gerekse “Siyasî Tutum Belgesi”nde tanımladığı yapının 1921 Anayasası’nda yer aldığı iddiası doğru değildir. Bu taleplerin, “Sosyal Mozaik” politikalarının tipik bir projesi olduğu söylenebilir.
“Siyasî Tutum Belgesi”nin yayımlanması, basında “Diyarbakır kararları Ankara’da uygulandı” biçiminde yer almıştır.[3] Kongre’de DTP’nin yeni genel başkanı da yaptığı konuşmada “Demokratik Özerklik” ve yeni bir anayasa ile sorunların çözüleceğini iddia etmiş, “Bulgaristan’da yaşayan Türkler’e verilen siyasî hakların Türkiye’de model alınması” çağrısında bulunmuştur.[4] Kongre’deki diğer konuşmacılar tarafından da, tek bayrak, tek dil, tek vatan, tek millet, tek devlet anlayışının Cumhuriyet dönemiyle birlikte isyan ve çatışma sürecini başlattığı iddiası yönünde konuşmalar yapılmıştır.[5]
Kongre’de yapılan Bulgaristan modeli benzetmesine ertesi günü, Bulgaristan’da, çoğunluğunu Türkler’in oluşturduğu Hak ve Özgürlükler Partisi Genel Başkan Yardımcısı Remzi Osman’dan red cevabı gelmiştir; Remzi Osman, bu benzetmelere itiraz ederek, “DTP talepleri bize uymuyor. Bulgaristan üniter devlettir. Özerk bölgeleri ve yönetimleri yoktur. Bizim partimiz de, Bulgaristan partisidir.. Elbette Türkçe konuşmayı seviyoruz ama, Bulgaristan’ın resmî dili Bulgarca’dır. Radyolarda ve devlet televizyonunda kısa süreli Türkçe yayınlar yapılıyor.” demiştir.[6]
Bulgaristan’ın, AB İşlerinden Sorumlu Bakanı Gergona Granchorova, Türkiye’yi ziyareti sırasında, yapılan benzerlikler ve DTP’nin “Sofya modeli” talebi kendisine sorulduğunda, Hak ve Özgürlükler Hareketi ile DTP arasında hiçbir benzerlik olmadığını söylemiş ve “Çok şükür ki, Bulgaristan’da eli silâhlı insanlarla karşılaşmadık.” diyerek terörist boyuta dikkati çekmiştir.[7]
Şubat ayı başlarında ise, “Türkiye Barış Meclisi”nin Ankara’da, “Yeni Anayasa Sürecinde Demokratikleşme ve Kürt Sorunu” adıyla düzenlediği toplantıda da, bazı konuşmacılar tarafından yine “tek millet, tek dil” anlayışı reddedilmiş, “…Kürtler federasyonu da, ayrılmayı da tartışabilir, bu da en doğal haklarıdır.” denmiştir.[8] Diğer katılımcılar da, sorunun varlığı, demokratik özerklik, idarî bir reformun gerekli olduğu, AB’ye katılındığında Türkiye’nin Misak-ı Millî sınırlarının korunacağı yönünde görüşlerini dile getirmişlerdir.
TSK’nın 21 Şubat 2008’de başlayan sınır ötesi operasyolarıyla tartışmalar yeniden siyasetin gündemine oturmuştur; sınır ötesi operasyonun (Güneş Harekâtı) sürdüğü günlerde Türkiye’nin bazı il ve ilçelerinde askerî harekâtı protesto eden gösteriler yapılmış, yukarıda adı geçen “Bildirge” okunmuş ve “Kürt sorununun en gerçekçi çözüm yolunun Demokratik Özerk Kürdistan” olduğu seslandirilmiştir.[9]
Tartışmalar bu boyutlara ulaştığında AB ve Avrupa Parlamentosu (AP) konuya dahil olmuştur: Sosyalistler, Liberaller ve Yeşiller tarafından düzenlenen, “Sivil Anayasa ve Türkiye’de Kürt Sorunu” konulu toplantıda yine tek millet, tek dil, tek tarih anlayışı eleştirilmiş, federasyon tezi bolca dile getirilmiştir.[10]
Sonuç olarak; yeni Türkiye iddiasıyla bir projenin ortaya atıldığı, içpolitikada tarafların hemen belirgenleştiği bir süre sonra da, AB ve ABD politik çevrelerinden görüş beyanları geldiği, bu gelişmelere paralel olarak sivil toplum kuruluşlarının peş peşe faaliyetler icra ettikleri görülmektedir.
Böylece, kamuoyunda şöyle bir şekillenme gerçekleştirilmek istenmekte, bir beklenti yaratılmaktadır:
a- Küreselleşme’nin kaçınılmaz bir boyutu olarak Türkiye’de siyasî, sosyal, ekonomik, demokratik açılımlar yapılmalıdır.
b- Bazı kalem sahipleri, “siyasî reform” sözcüğüne ihtiyatla yaklaşarak, bu kelimeyi kullanmazken bir demokrasi ve kalkınma paketi gereğinden bahsetmektedirler..
c- Çözüm önerileri, yarım kalmış bir politikayı tamamlamak ister gibi, “Güneydoğu için kapsamlı bir ekonomi ve sosyal strateji” oluşturulmasını teklif etmektedirler.
Adeta, uluslaşma sürecini tersine çeviren, ayrıştırıcı bir politika görülmektedir; bu süreç, Anadolu’yu Balkanlaştırmaktan öte siyasî bir ufuk vaad etmemektedir.
Bir ülkeye karşı nüfus patlaması ve terörle tehdit yaratarak izlenen bir stratejinin ve talaplerin meşruîyeti sorgulanmalıdır.
Bu siyasî gelişmelere, bir yerden sonra dış siyaset güçlerinin de katıldığı görülmektedir; hatta iç siyasetteki taraflar bu müdahaleyi davet etmektedirler. Adeta, Tanzimat’tan bu yana uygulanan bir siyaset klâsiği sergilenmektedir…
Türkiye’deki bu siyasal tehdit ve gerilimi tırmandırma stratejisinin yarattığı en büyük tehlike, bir çatışma ortamı yaratılarak uluslararası siyasal güçlerin (BM, NATO, AB gibi..) Türkiye’ye müdahalesinin sağlanmasıdır; değerli tarihçi Prof.Dr.Halil İnalcık, bu müdahaleci siyaset geleneğinin, XIX. yüzyıldan bu yana, Osmanlı coğrafyasını, çıkarları doğrultusunda tanzim etme politikalarına dikkati çekmektedir.[11]
Halil İnalcık Hoca’nın bir uyarısı da, özerklik projesine geliyor ve şöyle diyor: “DTP’nin sözde özerklik önerisi Barzani-Talabani’yi destekleyen bir taktiktir. Doğuda özerk bir Kürt eyaleti, bölgenin Barzani’nin Kürt idaresine ilhakını kolaylaştırır. 19.yüzyılda Kuzey Bulgaristan’a özerk bir idare tanıdık (1878); Prens Aleksandr, bizim Meriç vadisinde Türkler’le meskûn Rumeli-i Şarkî vilâyetimizi gelip işgal etti. (1885) ve bir şey yapamadık.”[12]
Bu durumda, “Küreselleşme” politikalarının etkisini “Sosyal Mozaik” politikalarıyla hissetmeye devam edeceğiz… Bu çerçevede, bu politikaları tanzim eden güçlere, Türkiye’ye karşı izlenen politikalarla haksızlık yapıldığını, güçlü bir Türkiye’nin küresel bir barışın (Afganistan’da, Bosna’da vb..) güvencesi olduğu gibi, bölgesel barışın da güvencesi olduğunu anlatabilmek gerekmektedir…Diğer taraftan da, içte izlenecek politikalarla toplumun ve devletin dayanma gücü desteklenmelidir..Aksi halde ırkî, mezhebî, ekonomik, politik bunalımlarımız bata-çıka sürecek, ne öldürecek ne de onduracak demektir…



* Bahçeşehir Üniversitesi-Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Öğr.Üyesi

[1] -Milliyet 31 Ekim 2007, s:13, Hürriyet 28 Ekim 2007, s:24, Milliyet 1 Kasım 2007, s:21, Fikret Bilâ, DTP’nin Bildirgesi ve Öcalan Tezleri, Milliyet 2 Kasım 2007, s:18, ayrıca diğer basın ve online haberleri..
[2] - www.hurriyet.com.tr/gundem/7661752_p.asp
[3] - www.milliyet.com.tr/2007/11/09/siyaset/axsiy02.html
[4] - a.g.y
[5] - a.g.y
[6] - Milliyet 11 Kasım 2007, s:1
[7] - Milliyet 16 Kasım 2007, s:19
[8] - Milliyet 10 Şubat 2008, s:25
[9] - Basın ve online haberler.
[10] - Milliyet 4 Mart 2008, s:15
[11] - Taha Akyol, Tarihçiden uyarı, Milliyet 2 Kasım 2007, s:19
[12] - Devrim Sevimay, Prof. İnalcık’tan 7 önemli uyarı (Söyleşi), Milliyet, 12 Kasım 2007, s:20