Showing posts with label Atatürk. Show all posts
Showing posts with label Atatürk. Show all posts

Wednesday, October 29, 2014

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN “ARMA”SI MESELESİ


 Aslında Türk devletinin bir arması olması gerektiği fikri haklı bir düşünce; Cumhuriyetin ilân edildiği günlerde de buna ihtiyaç hissedilmişti. Osmanlı döneminde, uzun yıllar bayrak alâmeti de muallakta kalmıştı. 19. yüzyıldan itibaren uluslararası münasebetlerin artması ölçüsünde resmî ziyaretler yapılmaya başlanmış, milleti ve devleti temsilen ulusal bir alâmetin ve bir millî marşın gerekliliği ortaya çıkmıştı. Bu hususlarda Osmanlı dönemine ait ilginç hikâyeler vardır.
Millî marş meselesi İstiklâl Savaşı yıllarında , bayrak meselesi de Cumhuriyet döne- minde kurallara bağlı olarak çözümlenmişti. Hatta bir devlet arması tespiti çalışmaları bile yapılmıştı.
Medya haberlerinden anlaşıldığına göre, Şanlıurfa Milletvekili Zeynep Karahan Uslu ve 30 arkadaşının teşebbüsüyle hazırlanan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti Resmî Armasının Belirlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı”nın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Grup Başkanlığı’na sunulduğu anlaşılmaktadır.(1)  Tasarı, uygun görülürse Meclis Başkanlığı’na sunularak yasalaşma yoluna gidilecek.
Dünyadaki devletler arasında sadece Türkiye Cumhuriyeti ve Dominik Cumhuriyeti'nin devlet arması olmadığı ileri sürülmektedir; böyle bir girişimle yarım kalmış bir işin tamamlanması da gerçekleşecektir. 
“Arma” meselesine gelince; devleti temsil eden sancağın üzerine, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren, devrin padişahının tuğrasının işlendiği görülmekte idi; bu geleneğin haricinde, Osmanlılar’da bir devlet arması geleneğinin olmadığı ifade edilmiştir. Hatta, klâsik “Osmanlı Arması” olarak bilinen armanın, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın XIX. yüzyılda arma tasarımı yaptırarak, Sultan Abdülmecid’e hediye ettiği iddia edilmiştir.
 Arma fikrinin Osmanlı ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında ortaya çıktığı, bu dönemde İngiltere’nin Osmanlı ile yakın ilişkiler kurmaya çalıştığı, Fransa’nın Sultan Abdülmecid’e verdiği “Legion” nişanının İngiltere’yi harekete geçirdiği, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın, Fransa’nın verdiği nişana karşılık Kasım 1856′da “Dizbağı Nişanı”nı Osmanlı Sultanı’na sunduğu, fakat geleneğe göre bu nişanı alan devlet adamlarının devlet armalarının asılması gerektiği, fakat Osmanlılar’ın böyle bir devlet arması bulunmadığından Kraliçe’nin bir İngiliz tasarımcısına bu armayı yaptırarak Sultan’a nişan ile beraber gönderdiği ileri sürülmektedir.(2)
Bununla beraber, padişahların her birine mahsus mühürlerin kullanıldığı, bu mühürlerin millî bayrağın üzerinde de işlendiği görülmektedir; bu mühürleri, bir çeşit devlet araması olarak kabul etmek de mümkündür.



        

 Sultan Abdulmecid dönemi devlet arması



     

 Sultan II. Mahmud dönemi devlet arması



     

 Sultan II. Abdulhamid dönemi devlet arması

 Gerçi, çeşitli Osmanlı armaları da görülmektedir. Bu örneklere bakarak, padişahların her birinin dönemlerinde çeşitli çizimlerle veya ilâvelerle bir takım simgelerin kullanıldığı kabul edilebilir..
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da, devlet arması meselesinin gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Nasıl ki, bayrak veya sancak meselesinde, padişahların devirlerine göre, hatta büyük kumandanların kendilerine mahsus taşıdıkları bayrak ve sancak çeşitliliğine bir yasa ile son verilerek ay-yıldızlı albayrağın kabul edilmesi gibi, devlet arması meselesinin de böyle kesin bir şekle kavuşturulması düşünülmüş olmalıdır.
Atatürk, yaveri Mustafa Kılıç’ın Enver Behnan Şapolyo’ya ifade ettiğine göre “Gökbayrak”ı yeni devletin bayrağı olarak kabul etmeyi düşünmüştü. Bu hususu, III. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’a da soran Enver Behnan Şapolyo şu cevabı almıştı: “ Atatürk, Cumhuriyet’in resmî bayrağını “Gökbayrak” olarak kabul etmeyi düşünmüştü. Fakat, bu hususta hiç bir neşriyat yapılmadığından bu bayrağı kabul etmediler.” (3)

 

 III. Selim’in mühürü

 

 IV. Mehmet için yaptırılan kalitanın baş tarafındaki güneş ve ay-yıldız

   
 II. Mahmut tarafından bastırılan madalyanın bir yüzü 


 Afet İnan, her ne kadar, bozkurtlu semboller için Atatürk’ün, “Bunlardan hiç birisi, bu günkü dünyamızın içinde kurulan yeni bir devletin arması olamaz. Devlet arması sembolik bir insan başı olarak temsil edilmeli.” dediğini iddia ediyorsa da (4) , bugün pek çok devletin bayrağında mitolojik hayvanların resimleri olduktan başka, yine Atatürk zamanında basılan pul ve paralarda ve heykellerde bozkurt motifinin kullanıldığı görülmektedir. Yine bu dönemde yapılan devlet arması yarışmasını kazanan eserde de bozkurt motifi bulunmakta idi.

Ancak, Antalya’daki bir antikacıda bulunan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk gayrı resmî madalyası olduğu ileri sürülen bir pirinç madalya ele geçmiştir; Misak-ı Millî’nin anısına bastırıldığı anlaşılan, 40 mm. çapında ve 14 gram ağırlığındaki bu madalyanın ön yüzünde “Zafer 1339” yazarken arka yüzünde “Misak-ı Millî” yazmakta ve Türkiye Cumhuriyeti’nin arması olduğu ileri sürülen bir arma da bulunmaktadır.(5)


Misak-ı Millî anısına 1923 yılında bastırılan madalya ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk arması olduğu ileri sürülen arma 
                                (http://www.trthaber.com/haber/yasam/tesadufen-antikacida-bulundu-58386.html) 

1926 yılında ise, Maarif Vekâleti tarafından bir “Türkiye Arması” yarışmasının açıldığı görülür: Cumhuriyet döneminde, bir “Türkiye Arması” tespit ihtiyacı, 22 Aralık 1339 (1923) tarihinde İcra Vekilleri Heyeti’nin ufaklık para darp edilmesi ve bu paralar üzerinde yeni Türk devletini temsil edecek sembollerin belirlenmesi zaruretinden doğmuştu. Bu hususla ilgili görüşmeler sırasında İstanbul Milletvekili Yusuf Akçura, öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin armasının tespitini ve bu arma ile paraların basılmasını teklif etmişti.(6)

 Yusuf Akçura’nın teklifi Kanun-ı Esasi Encümeni’ne havale edilmiş ve armanın belirlenmesi uzun zaman alacağından, Encümen tarafından, paraların basılmasına geçilmesi, arma için de sanatkârlar arasında bir yarışma açılması tavsiye edilmiştir. Neticede, 9 Eylül 1341 (1925) tarih ve 2465 sayılı Vekiller Heyeti kararıyla Maarif Vekâleti tarafından bir yarışma açılarak armanın tespit edilmesi kararlaştırılmıştır. Belirlenen yarışma şartlarında, ay ve yıldız olmak şartıyla Türk tarihinden simgelerin kullanılabileceği belirtilmiştir. Derece alan eserlere verilecek para ödülleri de belirlenmişti.
30 Haziran 1926 tarihinde başvurular sona ermiş ve Seçici Heyet gönderilen eserlerden üçünü ayırarak, bu eser sahiplerine bir ay zaman verilmiş ve eserlerinde bazı değişiklikler yapmaları istenmiştir. Sonunda, bu eserlerden Namık İsmail Bey’e ait olanı birinci seçilmiştir.
 Yarışmayı kazanan “Türkiye Arması”nın merkezinde, üzerinde ay ve yıldız bulunan zemini kırmızı renkli bir kalkan yer alıyordu; kalkan, kuvvet ve sebatı ve vatan savunmasını temsil ediyordu.. Kalkandaki ay-yıldızın altında bir kurt resmi bulumakta idi; ay-yıldız yeni Türk devletinin millî sembolü, kurt da “Oğuz Menkıbesi”ni ve Oğuz Han’a yol gösteren millî iradeyi temsil ediyordu; kurdun ayakları altındaki kısa mızrak (harbe) ise, en eski Türk silâhlarından idi. Kalkanın altında ise, “İstiklâl Madalyası” bulunmaktaydı. Madalya ve üzerindeki, Arap harfleriyle “T.C” simgeleri, “Türkiye Cumhuriyeti”ni vurgulamaktadır. Kalkanın etrafındaki başak ve meşe yaprakları da bereket ve kudreti sembolize ediyordu. Türk milletinin çağdaşlaşma ve yükselme ideali ise, meşale ile ifadelendirilmişti. Arma hakkında açılan yarışma, yarışmanın sonuçları ve kazanan armanın yukarıda yer verdiğimiz açıklamaları ve armanın renkli resmi, Maarif Vekâleti’nin yayımlamış olduğu “Hayat” mecmuasında da çıkmıştı.(7)


 Türkiye Cumhuriyeti Arması(1927) 

 Arma, resimlendirme bağlamında eleştirilmiş ve kurt, başak, meşale ve meşe yaprağı gibi simgelerin çok cansız çizilmiş olduğu ileri sürülmüştür; diğer eleştiri noktası da, “T.C” hatları üzerine olmuş ve bu hat “çirkin” olarak vasıflandırılmıştır.(8)

 Yeni “Türkiye Arması”nın, kullanılması amacıyla, Rize Milletvekili Ekrem Bey tarafından, “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bulunan bilumum mebaniî resmîye ve millîye üzerindeki tuğra ve methiyelerin kaldırılarak, yerine Cumhuriyet Armasiyle Cumhuriyet’in kabul tarihinin hakk ettirilmesine dair” kanun teklifi verilmiştir; teklif 13 Nisan 1927 tarihinde Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanmış, tartışmalar sırasında ortaya çıkan bir takım sorunların çözümü için, teklif tekrar Maarif Encümeni’ne gönderilmiştir.(9)  Maarif Encümeni’nin değiştirme teklifleri yasalaşarak resmî binalarda, Osmanlı saltanatını temsil için konmuş tuğra, arma ve kitâbelerin kaldırılması veya üzerinin usulünce örtülmesi kabul edilmekle beraber, “müsabaka sonucu belirlenen armanın, Cumhuriyet arması olarak benimsenmesi kabul edilmiş değildir. Gerçekte simge, hiçbir zaman kanunlaşamayacak ve Devlet’in resmî simgesi haline dönüşemeyecektir.”(10)
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı sitesinde de, hâlen kullanılmakta olan “Cumhurbaşkanlığı Forsu” ve “Cumhurbaşkanlığı Arması” hakkında şu bilgiler verilmektedir : “Cumhurbaşkanlığı Forsu pek çok anlam, motif ve değeri bünyesinde barındırmakta; yüzlerce yılın birikimini, tarihteki Türk topluluklarını, dolayısıyla Türk birliğini ve Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil etmektedir. Forsun boyutları 30x30 cm’dir. Türk Bayrağı üzerine “Cumhurbaşkanlığı Arması” işlenmiştir. Ay yıldız olmaksızın ya da Türk Bayrağı üzerine işlenmeksizin yalnızca güneş ve çevresindeki 16 yıldızdan oluşan bölüme “Cumhurbaşkanlığı Arması” denilmektedir. Armanın ortasında güneş, bunun çevresinde ise 16 yıldız bulunmaktadır. Güneş sonsuzluğu ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni, 16 yıldız ise tarihteki bağımsız 16 büyük Türk Devletini simgelemektedir. Bunlardan, Osmanlı İmparatorluğu’nun 20 milyon kilometrekare, Büyük Hun ve Göktürk İmparatorluklarının 18 milyon kilometrekare, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ise 10 milyon kilometrekare yüzölçümüne ulaştığı çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Piri Reis Haritası dâhil, haritalarda yer alan pusulalarda 16 ayrı yönü gösteren uçlar bulunur. Türklerin bu simgelere verdikleri değer Türk Mitolojisi’ndeki örneklerden de anlaşılmaktadır. Oğuz Destanı’nda yaratılış ve kökeni ile ilgili olarak “Oğuz Han’ın ışıkla gelen altun kazılık kız ile evliliğinden Gün, Ay ve Yıldız isimli oğulları doğmuştur” denilmektedir. İlk Türk toplulukları zamanındaki inanca göre dünya kozmik suların ortasında dört yöne çevrilmiş, dört ya da sekiz köşeli bir yüzey olarak düşünülüyordu. Gök yerin üzerinde duran kubbe idi ve 28 dilime ayrılıyordu. Her dilimde bir yıldız grubu vardı. Gök kubbenin tepesindeki kutup yıldızı Gök Tanrı’nın makamıydı. Bunun tam altında yerin merkezindeki dağda imparatorun köşkü ve sarayı vardı. Bu sarayın doğusunda ve batısındaki dağlar ise güneş ve ayın makamıydı. Güneş ve ayın ortasında duran kimse parlaklığın en üst aşamasında olup, Kün-ay sembolüne sahipti. Dolayısıyla hükümdarlık rumuzuydu. Güneş ve ay rumuzları hükümdarların elbiselerine ve mezarlarına da resmedilirdi. Hunlar ve Göktürkler döneminde güneş genellikle alplik ve hükümdarlık rumuzu olarak görülmüştür ve aydan daha önemlidir. Uygurlara gelindiğinde ise, Ön Asya kökenli dinlerin de etkisiyle ay’ın daha fazla önem kazandığı görülmektedir. Uygurlar, Mani ve Buda dinlerini benimsedikten sonra Gök Tengri’ye, “Ay Tengri” demeye başlamışlardır. “...Ay Tanrı’da kut bulmuş ...” sözünden de anlaşılacağı üzere Uygur hükümdarları, Ay Tanrı’nın kut vermesiyle hükümdar olduklarına inanıyorlardı. Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular, Harzemşahlar, Anadolu Selçukluları ve sonra kurulan kimi küçük devletlerin meskûkâtında da hilâl ve yıldız sembolü görülmektedir. Örneğin, Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey sikkelerinde hilâl ve yıldızı kullanmıştır. Yine Anadolu Selçukluları sikkelerinde de hilâl ve yıldıza çok sık rastlanır. Osmanlılar ise, bu sembolleri bayrak (sancak) ve forslarında kullanmışlardır. Topkapı Sarayı Müzesi silah salonunda 10165 numarada kayıtlı, 400x245 cm boyutlarındaki sancağın ortasında bir zülfikar işlenmiştir. Zülfikarın ortasında 8 münhani (eğri) daire, zülfikarın kabzesi altında iki tarafa kıvrılmış yılan başları vardır. Uçkurluğa yakın olan yerde hilâl ortasında 16 şualı (ışınlı) bir yıldız ve güneş rumuzu vardır. Yine Topkapı Sarayı’nda 824 numarada kayıtlı 400x250 cm. boyutlarında ve alemindeki yazıdan Yavuz Sultan Selim’e ilişkin olduğu anlaşılan sancakta da benzer motifler yer almaktadır. Sancağın tam ortasına bir zülfikar ve zülfikarın ortasına Allah ve etrafına sekiz tane “Ya Burhan” ifadesi girift (girişik) olarak yazılmıştır. Zülfikarın kabzesi altında iki tarafa kıvrılmış yılan başları ve kabzesi üzerinde hilal ve yıldız vardır. Sancağın uçkurluk kısmının sağ ve sol taraflarında büyük kıt’ada üçer hilal, hilâllerin ortasında 16 şualı yıldız vardır. Bunlardan başka daha küçük kıt’ada 16 daire ve içinde 16 şualı güneş ve yıldız motifine yer verilmiştir. Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi güneş, yıldız ve ay çok eski dönemlerden beri Türkler tarafından kutsal sayılmış; devlet-ulus tümlüğünü, bağımsızlık düşüncesini, ulusun ve devletin egemenliğini temsil eden bayraklarda simge olarak kullanılmıştır.



 (http://www.tccb.gov.tr/sayfa/cumhurbaskanligi/fors/) 
 Atatürk’ün, 1922’de İzmir’e girerken otomobiline çekili Flâma (Anıtkabir Müzesi’nde bulunmaktadır.)


 1922 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından saltanatla birlikte, saltanata özgü bayrak da kaldırılmıştır. Abdülmecid’in bir buçuk yıl süren halifeliği sırasında yeşil zemin, ortasında kırmızı bir daire ve bu dairenin çevresinde beyaz ışınların bulunduğu bir fors yapılmıştır. Bu fors da, 3 Mart 1924’te hilafet ile birlikte kaldırılmış; ancak, imparatorluk dönemindeki bayrak korunmuştur 1922 tarihli bir fotoğrafta, İzmir’e giderken Atatürk’ün otomobiline bugünkü Cumhurbaşkanlığı Forsu’na benzer bir flamanın takıldığı görülmektedir. Ancak bu fotoğrafın dışında, “Cumhurbaşkanlığı Forsu”nun bugünkü biçimiyle ilk kez hangi dayanağa bağlı olarak ve hangi gerekçelerle kabul edildiği ve kullanılmaya başlanıldığına ilişkin resmî bir kayıt ve belge saptanamamıştır.” İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş tarafından yayımlanan “Bahriye Ressamı Hüsnü Tengüz’ün Hatıraları” adlı esere göre, Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun Hüsnü Tengüz tarafından tasarlandığı ve dikimevinde dikilerek flâma hâline getirildiği anlaşılmaktadır; anılara göre, “Cumhuriyet`in ilk yıllarında, Atatürk bir devlet başkanını ağırlayacaktır. Resmî törenler için her şey hazırdır. Ancak bir ayrıntı son anda fark edilir; konuk devletin görevlileri devlet başkanlarını temsil eden bir flâma hazırlamışlardır. Bizde buna mukabil bir sembol olmadığı ve ne yapılacağı Atatürk’e sorulur. Atatürk'ün talimatıyla Askeri Dikimevi’ne benzeri bir flâmanın hazırlanması emredilir. İstanbul’daki Askeri Dikimevi komutanı çaresiz ne yapacağını düşünürken, Bahriye Matbaası'nın duayen ressamına müracaat edilir. Nitekim Hüsnü Bey ertesi güne kadar müsaade isteyerek, ortasında güneş ve bu güneşin etrafında 16 yıldız bulunan tasarımı hazırlayarak Dikimevi’ne gönderir. Atatürk`ün beğenisini kazanan bu tasarım ve flama gereken yerlere asılır ve dikimevi komutanı ödüllendirilir. Ancak, forsu tasarlayan ressam unutulmuştur. Sonraki yıllarda forsu kendisinin tasarladığıyla ilgili bir girişimde bulunmak ister; ancak bu defa da "para ve şöhret peşinde koşuyor" denmesinden çekinerek bu arzusundan vazgeçer….. Bahriye ressamı Hüsnü Tengüz'ün tasarladığı ve 1978'e kadar kullanılan Cumhurbaşkanlığı Forsu'nda güneşten çıkan ışınların sayısı 20 iken, 18 Şubat 1978'de getirilen yeni bir düzenleme ile ışın sayısı 16’ya düşürülür. Güneş sonsuzluğu, yıldızlar 16 büyük Türk devletini temsil ediyor…. Cumhurbaşkanlığı arması altın sarısı renkteki 16 ışınlı güneş ve güneşin çevresindeki 16 yıldızdan oluşmaktadır. Armanın anlamı hakkında iki farklı yorum vardır. İlk yoruma göre armanın ortasında yer alan güneş Mustafa Kemal Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." sözünü destekler nitelikte sonsuzluğu ve Türkiye'yi, 16 yıldız ise tarih boyunca kurulan 16 büyük Türk devletini sembolize etmektedir. Bu görüş resmî makamlarca da kabul görmüştür. Bir diğer yorum ise güneşin etrafındaki 16 yıldızdan 9'unun Eski Türklerin sancaklarında kullandığı 9 tuğu, 7 yıldızın ise Anadolu Türklerinin sancaklarında kullandıkları 7 tuğu temsil ettiğidir.” (12)


 Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun ilk hâli



 Türkiye Cumhuriyeti “Cumhurbaşkanlığı Forsu” 

 Ayrıca, yayımlanacak olan “Cumhurbaşkanlığı Sanat Koleksiyonu” kitabında Hüsnü Tengüz’ün (13)  anılarına yer verilerek, ressama iade-i itibar yapılacağı da belirtilmiştir. Ancak bu hatıranın, Cumhurbaşkanlığı sitesindeki bilgilerle uyuşmadı da görülmektedir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde ise, Çankaya Köşkü’nde konuk devlet başkanlarının karşılanmaları esnasında atlı tören kıtasının kullanılmasına başlanmıştır; bu uygulamada, konuk devlet başkanını taşıyan makam aracına, Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’ne girişinden itibaren tören alanına kadar Kara Harb Okulu Atlı Birliği’ne bağlı süvariler eşlik etmektedir. Atlar, Türk Bayrağı ve konuk ülkenin bayrağının yanı sıra Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda yer verilen, tarihteki bağımsız 16 büyük Türk devletinin bayraklarını da taşımaktadırlar.(14)



Letonya Cumhurbaşkanı Andris Berzins’in, atlı tören birliği tarafından Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’ne girerken karşılanışı (17 Nisan 2014)

(http://www.tccb.gov.tr/haberler/170/89116/kara-kuvvetleri-suvari-birligi-cankaya-koskundeki-resmi-karsilama-torenlerinde.html) 




[2] http://www.arastiralim.com/2009/03/page/4; bu husustaki bilgilere, sanat tarihçisi Dr. Selman Can’ın araştırmalarına atıf yapılarak çeşitli basın ve on-line haberlerinde yer verilmiştir.
[3] E. Behnan Şapolyo, Atatürk ve Bayrak, Türk Kültürü, C:IX, s:31
[4] A.g.m, s:32
[5] http://www.trthaber.com/haber/yasam/tesadufen-antikacida-bulundu-58386.html
[6]Işıl Çakan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Armasının Belirlenmesi Çabaları, Toplumsal Tarih, Sayı:82 (Ekim 2000), s.4-10.
[7] Hayat, 6 Kânunsâni 1927, C:I, S:6, s:9
[8] Işıl Çakan, a.g.m.
[9] Işıl Çakan, a.g.m.
[10] A.g.m.
[11] http://www.tccb.gov.tr/sayfa/cumhurbaskanligi/fors/
[12] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2014/08/12/cumhurbaskanligi-forsunu-1-gunde-tasarladi?paging=6
[13] Bahriye Kolağası Ahmet Efendi'nin oğlu olarak 30 Ocak 1876'da Cibali'de doğan Hüseyin Hüsnü Tengüz,  12 Temmuz 1892’de Teğmen rütbesiyle ilk olarak  Fethiye Kalyonu’nda görev almış, 1894 yılında Erkânı Harbiye Dairesi’ne tayin edilmiş ve burada yazıdan çok resim ve haritalarla ilgilenmiştir.  Deniz resimlerine ilgisinin, Ertuğrul Fırkateyni’nde şehit olan çarkçı subayı dayısının resimlerinden kaynaklandığı belirtilmektedir;   Erkan-ı Harbiye-i Bahriye'de yeteneklerinin fark edilmesi üzerine Sanayi-i Nefise Mektebi'nde 3 yıl eğitim görmüştür.  Çevresi tarafından  "Bahriyeli" ya da , "Katip" lakabıyla da bilinmektedir. 1908-1909'da Mahmut Şevket Paşa tarafından Askeri Müze Komisyonu'na, 3 Mayıs 1910'da ressam olarak Bahriye Müzesi'ne, 28 Mayıs 1914'te Bahriye Matbaası ressamlığına atanmıştır. Bahriye Matbaasından 1917'de, Kıdemli Yüzbaşı rütbesiyle  emekli olduktan sonra da, 1948’e kadar da sivil olarak ressamlık yapmıştır. 1950 yılında vefat eden H. Hüsnü Tengüz’ün mezarı Kasımpaşa’daki Kulaksız Mezarlığı’ndadır. H. Hüsnü Tengüz, ayrıca, ney ve keman çalardı ve İngilizce, Arapça ve Farsça bilmekteydi 
[14]http://www.tccb.gov.tr/haberler/170/89116/kara-kuvvetleri-suvari-birligi-cankaya-koskundeki-resmi-karsilama-torenlerinde.html




Monday, June 30, 2014

STRATEJİLER

Stratejik politikalar, stratejik adımlar, stratejik görüş, stratejik derinlik v.s, gibi kavramlar vazgeçilmeyen ana hedefleri tanımlar. Bu hedefler veya politikalar doğrultusunda taktik adımlar atılabilir; zaman zaman geri adım atılmış olmasıstratejik hedeften vazgeçildiği anlamına gelmez.


Uluslararasıpolitikalarda da stratejik hedefler vardır; sözgelişi, Batı’lı güçlerin Osmanlı-Türk devletine yönelttikleri “Hasta Adam” politikası gibi.. Bu politika doğrultusunda zaman zaman Osmanlı ile ittifaklar yapılmış, toprak bütünlüğü için teminatlar verilmiştir. Bu tutumlar gerçeği yansıtmaz.. Zamanı geldiğinde stratejik politika doğrultusunda hamle yapılacaktır. Nitekim, 19. Yüzyıldan itibaren Batı’nın stratejik hedefi olan Türkleri Balkanlar’dan atmak politikası Balkanlıhalkların eliyle icra edilmiştir. Bir taraftan milliyetçilik politikalarıyla Balkan halkları desteklenmiş desteklenmiş, diğer taraftan Osmanlı bir çağdaşlaşma ve borçlandırma politikalarıyla baskı altına alınmış, askerî bakımdan yalnızlaştırılmış ve bu politika gerçekleştirilmiştir. I. Dünya Savaşı’yla da stratejik hedefe ulaşıldığı düşünülmüştür; stratejik hedef Türklerin Anadolu’dan sürülmesi ve Sevr görüşmelerinde dile getirildiği üzere “sonsuza kadar Avrupa’dan kovulması”şeklinde telâffuz edilmiştir.


Türkiye’nin, Cumhuriyet’ten bu yana stratejik hedefi Bat medeniyetiyle bütünleşmek olmuştur; barış içinde kalkınmak, müreffeh olmak için Türkiye’nin siyasal hedefi AB’ye girmek olmuştur. AB’nin stratejik hedefi de, Türkiye’yi içine alacaksa, Lozan’da yarım kalan ve Lozan’dan bu yana olan sorunları (Kıbrıs, göç eden azınlıklarla ilgili sorunlar) çözmek olmuştur.


Şimdi, Lozan’da tartışılıp da Müttefikler’in (İngiltere, Fransa, İtalya ve gözlemci olarak ABD) istediği gibi çözülemeyen sorunların gündeme geldiğini görüyoruz; azınlık tanımı, azınlıkların hakları ve bu hakların güvence altına alınmasımeselesi, Kürtler’e ve Ermeniler’e “Ulusal Yurt” temini, bu yurdun nerede olacağı, yerel yetkilerin ne olacağı, yerel yetkilerin ne olacağıve yeni Türkiye devleti’nin (Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin) bu alanlardaki hâkimiyet haklarının nasıl düzenleneceği gibi. Bu hususlarda, Lozan zabıtlarını okumak yeterlidir; o zaman bugünkü olayların hiç sürpriz yanının olmadığı anlaşılacaktır. İşi bu olan siyasîlerin niye konuyu kökten tartışmadıkları veya bu politikaları niye teşhir etmedikleri anlaşılamamaktadır.


Görülen o ki, siyasîler “yumurtayı çatlatma”stratejisi izlemektedirler:Batı’nın stratejil hedefleri doğrultusunda ve fakat Türkiye’nin varlığıyla çatışan konularda ortaya bir politik söylem atılıyor. Bakalım ne diyecekler? Bakalım tepki ne olacak? Yani, “yumurtanın kabuğu çatladıktan sonra kırılma süresine kadar kenardan izlemek..”. Demiyorlar mı ki, 3-5 yıl öncesine kadar telâffuz edemediğimiz kelimeleri, tartışamadığımız siyasî talepleri şimdi her gün herkes her ortamda söylüyor..


Küreselleşme ve çağdaşlaşma adına yürütülen sosyal mozaik politikaları yumurtanın kabuğunu çatlatma stratejisinin sonuçlarıdır; Artık etnik veya dinsel / mezhebî kimliğe verilen önem, ortak kimliğe ve ortak değerlere verilen önemi geçmiştir. Bundan sonrası artık bölgeye, aşirete, dine, mezhebe, ırka göre bir kimlik kazanmaya gelmiştir!


Cumhuriyet’le beraber ortaya konan millî toplum / tek millet / tek kader projesine karşı, adeta Osmanlı’nın dağılmasıyla ortaya çıkan çok parçalı toplum yapısına “etnik hüviyet kazandırma” stratejisi uygulanmaktadır. Ama ne olursa olsun, bu tartışmalar toplumu yaralamıştır, yabancılaşmayı tahrik etmiştir; işte bu, yumurtanın kabuğunu çatlatma stratejisidir.


Mâlum ifade ile,“taşlar yerinden oynamış” ve yumurtanın kabuğu çatlatılmıştır. Artık ülkenin ve toplumun enerjisi boşaltılmakta, âdeta tâkatının kesilmesi, dayanma güçlerinin tükenmesi sürecine girilmiştir.

Thursday, December 6, 2007

ATATÜRK’ÜN SİYASAL KİŞİLİĞİ

ATATÜRK’ÜN SİYASAL KİŞİLİĞİ *

Yrd. Doç. Dr. Nuri YAZICI**

İngiltere Başbakanı Lloyd George, Anadolu’daki başarısızlığı gerekçe gösterilerek verilen gensoru ile başbakanlıktan düşürülürken Parlamento’da kendini şöyle savunuyordu: “Arkadaşlar! Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o dâhi çağımızda Türkler’e nasip oldu ve benim karşıma çıktı.”

Mustafa Kemal Atatürk, İstiklâl Harbi’nin muzaffer Başkomutanı, çağdaşlaşma hareketinin önderi ve inkılâpların felsefesini yansıtan görüşleri ve söylevleriyle de bir fikir adamı idi. Onun yalnızca Türk tarihinde değil, dünya tarihinde de iz bırakan özelliği devlet kurculuğudur. O bu özelliğiyle bir milletin tarihinin akışını değiştirdiği gibi büyük devletlerin Ön Asya projesini de büyük ölçüde bozmuştur. İngiltere Başbakanı yukarıdaki sözüyle, uluslar arası politikalardaki gücünü anlattığı gibi, bu politikaları engelleyen siyasî dehâyı da kabullenmektedir; İngiltere kendinden ve gücünden o kadar emin ki, onu ancak bir siyaset dâhisi durdurabilirdi.

Mustafa Kemal, öğrencilik yıllarından itibaren milletinin geleceğiyle ilgili fikirler üretmiş, siyasal faaliyetlerde bulunmuş, gelecekten sorumluluk duyan bir aydın insan portresi çizmiştir. Askerlik mesleğinin ilk yıllarında, Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuş (1905), daha sonra çoğunlukla asker aydınların oluşturduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde yer almıştır.
“Bir şey yapmak isteyen hedefini bulur, yapmak istemeyen de nedeni bulur.” özdeyişini haklı çıkartırcasına karşılaştığı güçlüklerden yılmayan Mustafa Kemal bir taraftan siyasal faaliyetlerde bulunurken, bir taraftan da askerlik mesleğinde hızla yükselmektedir; çeşitli savaş cephelerinde bulunmuş olması ondaki siyasal düşüncenin belirginleşmesine, adeta kristalize olmasına katkıda bulunmuştur; bu dönemlerde üstlerine yazdığı mektuplarda, çektiği telgraflarda Anadolu çocuklarının, Anadolu’dan çok uzak yerlerde heba edilmesinin bir gün Anadolu’yu savunmasız bırakacağı hususunda uyarıyordu.

13 Kasım 1918’de, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığının kaldırılmasından sonra İstanbul’a geldiği gün Müttefik donanması da Boğazı işgal ediyordu; “Geldikleri gibi giderler.” demişti. Teslimiyetçi olmayan, mücadeleci bir siyasal kişilik ... Fakat Saltanat ve İstanbul Hükümeti tam tersi bir siyaset izleyince, kurtuluş çaresini bizzat Türk halkına müracaatta görecektir.
Tarih, olacak olanların değil olmuş olayların hikâyesidir denir: Mustafa Kemal Paşa İstanbul’da kalarak ve geleneksel Osmanlı siyasetiyle kurtuluşun olamayacağını görmüş ve düşünülen çeşitli kurtuluş çareleri karşısında kendi kararını şöyle tespit etmiştir. Millî hakimiyete dayalı, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak. Mustafa Kemal Paşa, “Daha İstanbul’dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur.” diyor. Mustafa Kemal Paşa’nın düşündüğü bu siyasal hedefin adı konacaksa “Cumhuriyet, demek lâzım gelir. Çünkü o, millet büyük fedakârlıklarla bağımsızlığını temin etse bile, bu bağımsızlığın tamamlanmış sayılamayacağı düşüncesindedir. Tarihî tecrübe de bunu doğrulamaktadır. Saltanat/Monarşi kendini güçlü hissettiği anda yeniden yüksek egemenliği elinde bulundurmak istemiştir. Demek ki, daha başlangıçta Millî Mücadelenin askerî cephesinin yanında bir de siyasal cephesi vardır. Bu da geleneksel Osmanlı toplum ve devlet yapısının değişeceğidir.

Teokratik, monarşik bir imparatorluk olarak tanımlanan Osmanlı Devleti’nin tarihî süreç içinde lâik, demokratik ve millî bir devlete dönüştüğü görülecektir... Amasya Genelgesi ile başlayıp Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarıyla devam eden süreçte alınan karaların siyaseten ne anlama geldiği Saltanat ve İstanbul hükümeti mensuplarınca da anlaşıldığı için Mustafa Kemal Paşa sadece işgal ve istilâya karşı değil, İstanbul Hükümeti’ne karşı da mücadele etmiştir. Başka bir ifadeyle bu siyasal gidişi ve değişimi gören Saltanat ve İstanbul Hükümeti, Millî Mücadele’ye karşı düşmanca bir politika izlemiş ve bu durum onları İtilâf güçleriyle aynı çizgiye getirmiştir. Nitekim Ali Rıza Paşa, Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaretinde, Mustafa Kemal Paşa hakkında konuşurken; “Cumhuriyet yapacaklar, cumhuriyet yapacaklar.” der (Nutuk I, 233).
Millî Mücadele’ye Mustafa Kemal ile birlikte başlayan bazı asker veya siyaset arkadaşları “Millî hayatın bugünkü Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet kanunlarına kadar gelen tekâmülâtında, kendi fikriyat ve ruhiyatının ihatası hududu bittikçe...” Mustafa Kemal Paşa’ya karşı çıkmaya ve direnmeye başlamışlardır.

Bütün bu çok yönlü olayların ortasında dengeleri bulan ama hedefinden hiç sapmadan yoluna devam edebilmek başarısını gösteren ve başaran Mustafa Kemal nasıl bir siyaset izlemişti? Mustafa Kemal Atatürk bu siyaseti, “uygulamayı bir takım safhalara ayırmak ve vakalardan ve hadiselerden yararlanarak milletin hislerini ve fikirlerini hazır hale getirmek ve kademe kademe yürüyerek hedefe ulaşmak...” biçiminde açıklamaktadır (Nutuk I, 14). Böylece Mustafa Kemal Paşa’nın gerçekçi bir siyaset izlediğini görüyoruz; halkın, yüzlerce yıllık geleneksel siyaset alışkanlıklarından birden vazgeçemeyeceğini görmektedir.

Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal kişiliğinin de, kurduğu devletin de özünde “Millî hakimiyet, fikri bulunmaktadır: “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” Aynı ifadeye bir de kimin değildir sorusuyla bakarsak, o zaman siyaset anlayışı daha da aydınlanır: Hakimiyet bir şahsın, dinsel veya siyasal bir zümrenin değildir... Böylece saltanat ve hilâfet gibi kurumların siyasal geleceği hakkında fikir sahibi olunur. Bu noktada lâik ve demokratik bir devlet geleneğine geçiş sürecinin başladığı savunulabilir.

Siyasal anlamda bir değişimin yaşanmakta olduğu, siyaseti iyi gözlemleyenler tarafında tespit edilmektedir. İşgal kuvvetleri de bunu görüyor olmalılar. Çünkü, 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali günü yayımladıkları tebliğde, “Osmanlı Devleti’nin yıkıntılarından yeni bir Türkiye’nin kurulması için son bir ümidi cinnetleriyle mahvetmek...” isteyenlere kapılınmaması hususunda halk uyarılmaktaydı.

Misâk-i Millî, Türk milletinin bir bağımsızlık beyannâmesiydi. Fakat İtilâf devletlerinin buna tepkisi sert oldu.. Bu belge geleneksel saltanatçı politikaların da önünde bir engeldi. Bu engel ve bu belgeyi kabule den Mebusan Meclisi, İtilâf devletlerinin İstanbul’u işgaliyle aşılmak istenmiştir. 11 Nisan 1920’de Mebusan Meclisi’nin feshedilmesiyle Saltanat/Monarşi egemenliği yine mutlak anlamda ele geçirmiş olur ama, bu durum Ankara’da TBMM’nin toplanması olayını hızlandırmıştır.

23 Nisan 1920 TBMM’nin açılmasını yeni Türkiye devletinin kuruluş tarihi olarak kabul eden araştırmacılar da vardır; gerçekten bu meclis yeni bir anayasa yapmış ve bu anayasada “Türkiye Devleti” (md: 3) ifadesi kullanılmıştır. Bu anayasanın 1. ve 2. maddelerinde hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir denilmekte, yürütme ve yasama yetkilerinin “milletin yegâne ve hakiki mümessili olan” TBMM’ye ait olduğu belirtilmektedir. Böyle bir oluşumun mahiyeti kolayca anlaşılabilir. Mustafa Kemal Paşa’nın ifadeleriyle, “Böyle bir hükümet, hakimiyet-i millîye esasına müstenit halk hükümetidir. Cumhuriyettir...”(Nutuk II, 438)

Bu gelişmelerin Mustafa Kemal’in, 19 Mayıs 1919’dan itibaren uygulamayı bir takım safhalara ayırmak, milletin hislerini ve fikirlerini hazır hale getirerek kademe kademe yürürlüğe koymak siyasetine tamamen uygun olduğunu söyleyebiliriz. Saltanat / Hilâfet makamıyla çatışmamaya özen gösterip, İstanbul Hükümetlerinin yanlış politikalarını eleştirerek ve olayların gelişmelerinden yararlanarak “yeni bir Türk devleti kurmak” hedefine de ulaşılmaktadır.
23 Nisan 1920’ye kadar Temsil Kurulu ile İstanbul Hükümetleri arasında görülen çatışmayla ortaya çıkan iki başlılık, bu tarihten sonra İstanbul hükümetleriyle, Ankara hükümetleri arasında sürecektir: Bu mücadelenin siyasî nedeni Türk milletini temsil iddiasıdır. İtilaf devletleri de bu durumdan yararlanmaya çalışmışlardır. Fakat Mustafa Kemal Paşa izlediği siyasetle ne bir iç çatışmaya, ne de İtilâf devletlerinin bir oyununa fırsat vermemiştir.

Millî Mücadele’nin bu döneminde Mustafa Kemal Paşa, bütün dikkatini Anadolu’ya yönelen işgal ve istilâyı sona erdirmeye yöneltmiştir. Büyük askerî zaferleri onu karizmatik bir lider yapmış ve halkın büyük desteğini ve güvenini kazanmıştır. Halk, başta padişah / halife bulunmadan da kurtulabildiğini, zafer kazanıldığını görmüştür. Adetâ ayrı bir dünyanın farkına varmıştır.
Bu siyasal ortamda TBMM, hemen hemen oy birliğiyle (1 oy hariç) 1 Kasım 1922’de Saltanat’ı kaldırmıştır. Burada saltanatın hilâfetten ayrılması da siyasî bir manevradır. Böylece büyük devletlerin Anadolu’yu Saltanatçı – Cumhuriyetçi çatışmasına sürüklemesinin önüne geçilmiştir.
TBMM, 30 Ekim 1922 tarih ve 307 no’lu kararıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun sona erdiğini, padişahlığın artık tarihe intikal ettiğini ve yeni Türkiye Hükümeti’nin onun yerine kurulduğunu kabul ve ilân etmiştir. 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasını sağlayan kanunla da, Osmanlı Devleti’nin İstanbul’un işgal edildiği 16 Mart 1920’de sona erdiği belirtilmiştir.

Şimdi yeni bir dönem başlıyordu; ya bütün olumsuzlukları, düşmanca tutumları, ihaneti, düşmanla yaptığı işbirliği unutularak geleneksel Osmanlı saltanatı sürdürülecek ya da, yüzyıllarca süren musibetlerden alınan derslerle ve vatanın her köşesini sulayan kanların bahşettiği bağımsızlıkla batılı devletlerle eş, egemen ve çağdaş bir devlet kurulacaktı.
Saltanat’ın kaldırılmasıyla bir dönem bitti: Batının karşısında ezik, güçsüz, sömürülen bir devlet ve toplum olma dönemi bitti. İlimci, araştırıcı zihniyet sahibi, kalkınmış, çağdaş bir Avrupa devleti olmaya yönelinmiştir. İlginç olan böyle bir hedefe yine Avrupa ile savaşılarak gelinmiş olmasıdır. Bu durumu Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekçi siyasetiyle anlamak mümkündür.
Mustafa Kemal Atatürk, yeni Türk devletinin izleyeceği siyaseti “millî siyaset” diye tanımlamıştır. Bu siyaset içte bütün millî kuvvetleri, millî sınırlar içinde yığarak millet ve memleketin mutluluğunu ve refahını sağlamaktadır. Dışta ise çağdaş ve insanî ilişkiler kurmak, karşılıklı saygı ve eşitlik ilkesini esas alır.

Millî siyasetin içe dönük iki esası vardı: Milliyetçilik ve Lâiklik.
Milliyetçilik politikaları bağımsızlık ve ekonomik bakımından kendine yeterlik ilkelerini öngörüyordu. Özellikle kültür politikalarında belirginleşmiştir. Yeni Türk alfabesinin kabulü, Türk Tarih Kurumu’nun, Türk Dil Kurumu’nun kurulması, tarih ve yurt bilgisi derslerinin içeriği, devleti ve toplumu tanımlayan ögelerin Türk ve Türkiye adlarıyla tanımlanması, yeni devlet ve toplum yapısının ekseninin Türk kültürü olduğunu gösterir.

Hilâfetin, Evkâf ve Şeriyye Vekâleti’nin kaldırılması, Tevlüd-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılması, Türk Medenî Hukuku’nun çıkarılması ve hukuk alanındaki yeni düzenlemeler lâik devlet ve lâik toplum politikalarının kanıtıdır. Böylece Osmanlı geleneksel siyasetindeki dinsel toplum ve dinsel devlet politikaları terk edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda bir demokrasi hareketi olarak ortaya çıkmıştı; daha başlangıçta Sivas Kongresi’ne çağrı yapılırken Amasya Genelgesi’yle “milletin güvenini kazanmış” delegelerin hemen yola çıkarılması istenmekteydi.

Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde halkı temsil etmek üzere “Heyet-i Temsiliye”ler seçilmiş ve Mustafa Kemal Paşa, Kongre çalışmalarında daima delegelerle birlikte hareket etmiştir. Bu hususta kendisi, daima delegelerle birlikte hareket etmiştir. Bu hususta kendisi, “Ben istese idim derhal askerî bir diktatörlük kurar ve memleketi öyle idareye kalkışırdım. Fakat ben istedim ki, milletim için modern bir devlet kurayım ve onu yaptım.” demiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, millî hakimiyet siyasetini devlet yönetiminin esası yaparken Osmanlı dönemine, bir “şahıs devleti” olduğu eleştirisini yöneltir. Ona göre Osmanlı dönemindeki icraatlar milletin arzusu ve gerçek ihtiyaçları istikâmetinde olmaktan çok, Saltanatın ve onun etrafındaki küçük bir zümrenin arzuları, emelleri istikâmetinde idi.. Bu çevre Padişahın arzularını bir ilâhî gerek, dinsel bir icap gibi göstermekten de çıkar umuyorlardı. Bu şahıs yönetim mutlakiyet tarihî seyir içinde iyice güçsüzleşti ve “devletin ölmesiyle” sonuçlandı. Devletin ölmesi demek, fonksiyonlarını yerine getirememesiydi. Amasya Genelgesi’nde belirtildiği gibi “vatanın bütünlüğünün, milletin istiklâlinin tehlikede” olması demekti. Mustafa Kemal Paşa, bu döneme yönelik eleştirilerinde devlet ölmüştü, bir millî devir yaşamıyorduk der: “Türk milleti bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatıyla bir devlet” kuruyordu.
Mustafa Kemal Paşa, 27 Ocak 1923’de İzmir Hükümet Konağı’nda yaptığı konuşmada “hakimiyeti milletin uhdesinde tutmak, bu hakimiyetin bir zerresini sıfatı, ismi ne olursa olsun hiçbir makama vermemek, verdirmemektir.” demiştir. Nitekim, kendisine yapılan halife olma teklifini reddetmiş, ömür boyu cumhurbaşkanı olma şayiaları üzerine de, bu tür söylentilerden ciddî biçimde incindiğini belirterek, “Benim gayem Türkiye’de, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet egemenliğini takviye etmek ve ebedîleştirmektir.” demiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, bu demokratik siyaset anlayışını kurumlaştırarak, ebedî kılmak istemişti: Çok partili siyasî hayata geçme çabaları, kadınlara siyasî haklar tanınması demokratik devlet ve demokratik toplum politikalarının kanıtıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün millî hakimiyet ve demokrasi siyasetiyle, çağdaş kalkınmış bir Türkiye siyasetini özetle anlatması bakımından Arnold Tynbee’nin şu sözlerini nakletmek yerine olacaktır. O, Atatürk’ü tanımlarken, “Bir insan ömrünün boyutları içinde Fransa İhtilâli ve Sanayi İhtilâli çakışmıştır.” demektedir.

Sonuç olarak; Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı ve eseri incelendikten sonra karşımıza şöyle biri siyasetçi profili çıkmaktadır:
a) Mustafa Kemal Atatürk, tam bağımsızlık, millî hakimiyet ve modernleşme / çağdaşlaşma ilkelerinden kaynaklanan bir siyasetin takipçisi olmuştur.
b) Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal kişiliğinin en güçlü yanı devlet kuruculuğudur. O bu özelliğiyle kendisinden önceki reformlardan ve reformculardan ayrılır; Teokratik, monarşik, geleneksel Osmanlı Devleti’nin çöküntülerinden millî, lâik, demokratik bir devlet kurabilmiştir.
c) Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet dönemindeki inkılâp hareketlerinin uygulanmasında siyasetin uygun ortamını gözlemiş, halkın desteğini kazanmaya itina göstermiş, inkılâpların halk tarafından haklılığının kabulü anını beklemiştir.
d) Mustafa Kemal Atatürk, iç ve dış politikada gerçekçi bir siyasetin kurucusu ve takipçisi olmuştur. Bu hususta onu genellikle Enver Paşa ile karşılaştıranlar Mustafa Kemal Paşa’yı askerî ve siyasî bakımdan gerçekçi bulmuşlardır.
e) Atatürk’ün siyasal kişiliğinin en önemli yanlarından bir de Türk milletine ve onun geleceğine olan inanç ve güvendir; Onuncu Yıl Nutku’nda “Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkışafıyla, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.” diye haykırışındaki heyecan ve hissiyatı duymak lâzımdır.
1 Nisan 1937’de Cumhuriyet gazetesinde çıkan konuşmasında, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı günkü ortamı anlatırken elinde hiçbir maddî kuvvetin olmadığını söylüyor ve “Ben Türk ufuklarından bir gün mutlaka bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu adetâ gözlerimle görüyordum.” diyor.
Mustafa Kemal Atatürk, siyasal kişiliğiyle ve dehâsıyla, her şeyin sona erdiği, bittiği zannedildiği bir zamanda milletine güvenle ve onunla elbirliği yaparak nelerin olabileceğini ortaya koymuştur. Atatürk bu kişiliğiyle bir milletin kurtuluşunu sağladığı gibi, geleceğini de inşa eden bir siyaset adamı olmuştur.
Hatırası ve eseri önünde saygıyla ve minnetle eğiliyoruz.



* Selçuk Üniversitesi tarafından 11 Kasım 2002 tarihinde düzenlenen Atatürk’ü Anlamak konulu panelde bildiri olarak sunulmuştur.
** Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi (nuriyazici@bahcesehir.edu.tr )



Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
ATA DERGİSİ
Sayı:10
Konya-2002
Sayfa: 235-242