Saturday, April 28, 2018

'ÇIFTE STANDART' VE TÜRKİYE


27 Nisan 2018 günü medyada yer alan bir habere göre ABD’li 3 senatörün, F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye tesliminin engellenmesi için Kongre’ye yasa tasarısı sunduğu belirtiliyordu; Türkiye’nin, üretimine de katkıda bulunduğu  ileri teknoloji donanımlı F-35 savaş uçaklarından 100 adet alması plânlanmaktaydı. F- 35’lerin 2 adedi de bu yıl Türkiye’ye teslim edilecekti. Teslimatın durdurulmasını talep eden yasa tasarısında gerekçe olarak ABD’li Rahip Andrew Brunson’un Türkiye’de tutuklu olması gösterilmekte ve onun serbest bırakılması istenmekteydi;  ABD’li Rahip Andrew Brunson “Askerî casusluk  ve “FETÖ ve PKK adına suç işlediği” iddialarıyla İzmir’de yargılanmaktadır. Türkiye yargılama hakkını bir egemenlik meselesi olarak görürken, ABD vatandaşına dokundurtmamak gücünü sergiliyor... 
Bu tür gösteriler tarih boyunca görülebilir; müttefik veya düşman olmak gerekmez. Devlet olmak da budur; devlet, ben sizleri koruyacağım ama dış güçler bırakmıyor diyemez!
I. Dünya Savaşına girerken İngiltere’nin, Osmanlı Devleti’ne teslim edilmek üzere iken iki savaş gemisine el koyduğunu hatırlarsınız; mesele Lozan’da çözüldü. Malî müzakerelerde bu gemilerin ederinden vazgeçildi. Zaten başka bir şey de yapılamazdı. Bunun için konferansın terk edileceği yoktu. Ancak İngiltere zamanlamasını çok iyi yapmıştı.
II. Dünya Savaşı yıllarında da Almanya, Franz von Papen’i Ankara Büyükelçisi olarak İnönü hükümetine kabul ettirmek için Çekoslavakya’da Skoda fabrikalarına sipariş verilen obüs toplarına el koymakla tehdit etmişti.
Kıbrıs’ta Türklere yönelik bir katliam girişimini önlemek için, 1960’lı yıllarda Türk uçaklarının havadan müdahalesi müttefik ABD tarafından tepki ile karşılanmıştı; Başkan Johnson’un mektubunu ve uzun yıllar süren bir ABD ambargosu yaşanmıştı.
Zamanımızda da bu üstün egemenlik mücadelesi sürüp gidiyor; karşılıklı tutuklamalar, gece yarısı tahliyeler, tahliye edilen kişinin hemen yurt dışına çıkışı, takaslar, “paketlemeler” vb.
                                                          ***

Uluslararası siyasette üstün egemenlik mücadelesi tarihte yeni bir olgu değildir; son iki yüz yıllık siyasî tarihte güçlü devletlerin belirlediği büyük politikalarla uluslararası siyaset hep yeniden tanzim edilmiş, sınırlar yeniden çizilmiştir. Bu nedenle yakın geçmişin tecrübeleri günümüzü ve yakın geleceği anlamaya yardımcı olacaktır. Bu tür büyük politik değişimlerin Osmanlı’ya/Türkiye’ye yansıması ve bu yansımanın yarattığı sorunlar da kaçınılmaz olarak yaşanmıştır.  Osmanlı Devleti bu süreçte, Batı’ya karşı içe kapanma ve kendisinden olmayana düşman olma politikalarına değil, Batı’yı anlama ve onun gibi kalkınma ve güçlü olma politikalarına yönelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti de aynı siyaseti sürdürmüştür. Netice olarak siyasî tarihte bir “güçlü devlet” ve onun temsil ettiği, zamanına göre küresel “büyük politikalar” gerçeği vardır.
XIX. yüzyıldan itibaren siyasal güçlerin dünyayı yeniden tanzim etme politikaları incelenirse Fransa İhtilâli’nin getirdiği yeni fikirler bir dönüm noktasıdır: Avrupa’nın siyasal yapısı değişmeye başlamış, imparatorluklar dağılma sürecine girmiştir. İhtilâlin getirdiği fikirlerle yeni bir devlet ve toplum yapılanması ortaya çıkmaya, hanedan imparatorlukları dağılmaya başlamıştır. İhtilâlin getirdiği yeni fikirlerle devletler ve toplumlar bir değişim süreci yaşarlarken, tarihsel gelişim bir Fransız emperyalizmi ortaya çıkarmıştır.  Fransa hegemonyasına karşı Avrupa’nın diğer güçleri ortak bir cephe kurmuşlar ve siyasal düzenleri altüst olan Avrupa devletleri, yönetim biçimlerindeki farklılıklara bakmaksızın bir araya gelmişler, Fransa’yı yenerek Avrupa’nın siyasal düzenini yeniden kurmaya yönelmişlerdir. Neticede askerî bakımdan yenilmiş olan Fransa, ülkesi topraklarına çekilmeye zorlanmış, monarşiler canlandırılmış ve “yeni bir dünya düzeni” kurulmuştur.
Fransa’nın Orta ve Doğu Avrupa ile Akdeniz havzasında izlediği yayılmacı politikalara karşı kurulan Avrupa ittifakında taraflar karşılıklı olarak birbirlerinin toprak bütünlüklerini garanti ediyorlardı; Napolyon’un Mısır’a saldırısı sırasında Osmanlı’yı destekleyen Fransa karşıtı ittifak ta toprak bütünlüğü garantisi vermekte idiler. Fakat Fransa’nın yenilmesinden sonra İngiltere’yi Mısır’dan çıkarmak sorun olmuş ve Mısır meselesi uluslararası siyaset gündemine çekilmiştir. Netie bazı safhalardan sonra Mısır Türkiye’den koparılmıştır.
Rusya’nın tutumu da farklı değildir;  Rusya, Osmanlı ile ilgili meseleleri “Şark Meselesi” adıyla uluslararası gündeme taşımış ve Osmanlı topraklarına bir müdahale kapısı açmaya çalışmıştır. Güçlü devletler ortak çıkarlarda anlaştıklarında Türkiye’nin toprak bütünlüğü savunulur olmaktan hemen çıkmaktadır.
19. yüzyıldan sonra güçlü devletlerin ittifakında “din” esaslı bir faktör olarak görülmektedir; böylece sömürgecilik, ırkçılık, yayılmacılık meşrulaştırılmıştır. Bu dönemin güçlü devletleri arasındaki ittifakla yeni bir politik anlayış ortaya çıkmıştır;  kendilerini, Hristiyanlığın üç ana kolu olan Katoliklik, Protestanlık ve Ortodoksluk inançlarının Allah tarafından görevlendirilmiş temsilcileri sayıyorlar ve “karşılıklı münasebetlerini Hristiyan dininin kutsal ilkelerine dayandıracaklarını ve Allah’ın gösterdiği yolda yürüyeceklerini belirtiyorlardı”. Politika olarak monarşileri destekleyen bu işbirliği bir taraftan da silahlı kuvvetlerle müdahale ilkesini kabul etmişti.
Avrupa devletleri tarafından Osmanlı’ya karşı izlenen “çifte standart” politikasının, yani kendi aralarında geçerli olan ilkelerin ve sözleşmelerin Müslüman bir ülke ile olan münasebetlerde bağlayıcı olmayacağı düşüncesinin ve hareket tarzının tarihsel kökeninin dinsel olduğu anlaşılmaktadır: “Devletler hukukunun kurucusu addedilen Hollanda’lı Hugo  Grotius, Hristiyan  olmayanlarla  akdedilen  ittifakların meşrûluğunu kabulde son derece  ihtiyatkâr  davranmakta idi.” İngiliz hukuk bilginlerinden Lord  Coke  da Hristiyanlar ile  Türkler  arasındaki  bir  karşılıklı savunma anlaşmasının meşrû, yani bağlayıcı olmadığını iddia etmiştir. Batı hukukunda oluşturulan bu doktrine göre, “Hristiyan olmayana harp açmak, Avrupa amme hukukunun bir parçası olmuştur” ve  Orta Çağlarda, Hristiyan çevrelerde, kendilerininkinden başka bir dine mensup olan her milleti Hristiyan yapmak için onu mağlup etmenin yalnız bir hak değil, aynı zamanda bir vazife olduğu genel bir inanç ve hareket prensibi olmuştu.” Bu anlayış Batı’nın kendinden olmayan milletlerle/devletlerle münasebetlerinin, sömürgeciliğinin, misyonerliğinin, Amerika ve Okyanusya’nın beyazlaştırılmasının ve Hristiyanlaştırılmasının da “ahlâkî” temelini oluşturmuştur.
Avrupa’nın güçlü devletleri Osmanlı’yı kendi camialarından saymadıklarından, kendi aralarındaki işbirliği ve dayanışma ilkelerini Osmanlı İmparatorluğu’yla münasebetlerinde esas almak gereğini duymamışlardır.
Avrupa’nın, 1830 ve 1848 ihtilâlleriyle yeni bir döneme giriyordu; siyasal konjonktürde liberal, parlamenter, anayasal düzen talepleri yükseliyordu ve millî devletler çağı başlıyordu. Bir taraftan da sanayileşmenin getirdiği kalkınma ve zenginlikle birlikte gittikçe artan hammadde-pazar mücadelesi, yeni sömürgecilik politikaları dünyayı yeni bir çatışmaya doğru götürüyordu; bu çatışmaların ve paylaşım politikalarının hedefinde de Osmnalı İmparatorluğu’nun toprakları bulunmakta idi. Müdahale ve sürekli savaş politikalarıyla en başta insan kaynaklarını tüketen Osmanlı, ekonomik kaynaklarının da yetersiz kalması sonucunda bir borçlanma sarmalına girmiş ve sömürgeleştirme politikalarına maruz kalmıştır. Bu durumda güçlü Avrupa devletlerinin kendi çıkarları doğrultusunda bir Osmanlı politikası geliştirdikleri görülmektedir. Bu politikalara genel olarak “Şark Politikası” veya “Hasta Adam” politikası denmiştir.
Rusya, Osmanlı ile ilişkileri bir din eksenine oturtmuş, böylece Balkanlar’daki Hrıstiyan halkların koruyucusu pozisyonunu almış ve diğer Batılı büyük güçleri de Osmanlı’ya karşı bir mücadelede nasıl bir tutum takınacakları hususunda sıkıştırma imkânı elde etmişti.
19. yüzyılın başından itibaren izlediği bu politikası istikâmetinde Rusya, Avrupa’nın diğer güçlü devletlerine, Osmanlı ile arasında bir savaş çıkarsa tutumlarının ne olacağını sormuştur. Osmanlı Devleti yıkılacak olursa  Türk egemenliği” yerine nasıl bir düzen düşünüldüğünü de soran Rus Çarı, Osmanlı topraklarının paylaşılması siyasetini gündeme getirmiştir. Osmanlı’nın politikası ise, ne yazık ki güçlü devletler arasında çıkar çatışmalarından medet ummak şeklinde idi!
İngiltere’nin Kırım Harbi’nde Rusya’ya karşı Osmanlı’yı desteklemesinin amacı Osmanlı toprak bütünlüğünü korumak değildi. Aslında Avrupa’daki güç dengelerini yeniden tanımlama ihtiyacı doğmuştu; Osmanlı Devleti’nin dağılması ve Rusya’nın topraklarını güneye doğru genişletmesi durumunda İngiltere’nin Asya’daki kolonilerine (özellikle Hindistan’a) ulaşmasını zorlaştıracaktı.
Fransa, Rusya’nın Avrupa güçler dengesinin dışında tutulması konusunda İngiltere ile benzer bir politika izliyordu. Rusya’ya karşı girişilebilecek bir müdahale, Fransa’yı Avrupa’da yeniden üstün duruma getirebilirdi. Bu nedenlerle Fransa, Osmanlı Devleti-Rusya geriliminde, tıpkı İngiltere gibi, Osmanlı Devleti’nden yana bir tutum takındı. Avusturya ise bu gelişmeler ve bir statüko değişikliği sonrasında gücünü kaybetme endişesi taşıyordu. Neticede Rusya yenilmiş ve Akdeniz havzasından uzaklaştırılmıştır. Ama Osmanlı toprak bütünlüğü korunmuş sanılmasın; yeni Avrupa’nın güçlü devletleri 1856 Paris Anlaşması’nın 7. Maddesiyle Osmanlı devletini Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi sayarken, topraklarının bütünlüğü garanti altına alınmış olmasına rağmen, hemen anlaşmanın arkasından Osmnalı’nın Balkan toprakları parçalanmış Mısır, Kıbrıs, Bosna- Hersek gibi topraklardan İngiliz ve Avusturya  yönetimine, Tunus Fransa yönetimine bırakılmıştır. Bilindiği üzere arkasından Trablusgarb İtalya işgaline uğramıştır. Bu çözülme sürecini fırsat bilen yeni Balkan devletleri de, Balkan savaşlarıyla Osmanlı aleyhine toprak kazanmışlardır.
I. Dünya Savaşı, güçlü devletlerin küresel çıkar çatışmaları yüzünden çıkmış olmasına rağmen Şark Politikaları’nın finali gibidir: “Üçlü İttifak” blokunda yer alan Osmanlı Devleti için savaş ağır bir yenilgiyle sonuçlanmıştır; daha doğrusu ittifakın diğer ortakları Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan için savaş bittiği hâlde, savaş sonrası barış süreci Osmanlı Devleti’nin tasfiyesine dönüşünce, Türkler için savaş dört yıl daha sürmüştür.
I. Dünya Savaşı’nı bitiren barış görüşmelerine esas olmak üzere 18 Ocak 1919 tarihinde Paris Barış Konferansı toplanmıştı; görüşmelerin esasını, 8 Ocak 1918 tarihinde ABD Başkanı Woodrov Wilson’ın ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma çerçevesindeki ilkeler teşkil etmiştir; bu ilkeler daha sonraları “Wilson İlkeleri” olarak adlandırılmıştır; Wilson İlkeleri Avrupa’nın haritasını yeniden çizerken  yani yeni dünya düzeninin ilkeleri belirlenirken Osmanlı topraklarının da paylaşılması ve bu topraklar üzerinde Ermenistan, Pontus, İyonya, Kürdistan, Kilikya gibi yeni devletlerin kurulması gündeme geliyordu.
Wilson İlkeleri’yle İmparatorluğun Türklerle yerleşik yerlerinin bütünlüğü kabul ediliyorsa da, bu konu müphem kalmakta idi; Paris Barış Konferansı kararları ile manda yönetiminin kabul edilmesi ve İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesinin kararlaştırılması Anadolu’da nüfus çoğunluğu iddialarını ve Anadolu’da kurulması tasarlanan devletlerin sınırları meselesini gündeme getirmiştir.
21. yüzyılın başlarından bu yana geçen kısa sürede de   Batı”nın müttefiki olarak görülen Türkiye,  Küreselleşme” adıyla tanımlanan büyük politikalarla ve bu politikaların yapıcısı durumunda olan büyük güçlerle karşı karşıya kalmıştır; yeni bir dünya kurulmakta, sınırlar yeniden çizilmekte, yeni değerler yaratılmaktadır...... Türkiye ise tarihî tecrübe ile gördüğümüz “çifte standart” ve “müdahale” politikalarına maruz kalmaktadır. Üst düzey Avrupalı bir diplomat olan Robert Cooper’n tanımlamasıyla “Liberal emperyalizm” le karşılaşan Türkiye, içte de Cumhuriyet’in ilânından bu yana iktidar gücü olamayan bir politika ile tanışmıştır.
Sonuç olarak
* Osmanlı Devleti, kendisini Avrupa devletler hukukuna dâhil görmediğinden “İnsan ve Vatandaş Hakları Demeci”ni de kendisi için tehlikeli bulmamıştır
*Sorun toprak bütünlüğünün tanınması meslesi olarak somutlaşmıştır.
*Mesele Türkiye ile olan sorunları uluslararası alana taşıyarak Türkiyeyi yormak ve kaynaklarını enerjisini tüketmeye yönelmişlerdir.
*Osmanlı da Türkiye Cumhuriyeti de hep bir müdahale politikasından yakınmıştır; çağımızda bu politikanın enstrümanları çoğalmıştır. Hatta Türkiye’ye müdahaleyi bazı Türk vatandaşları, siyasal partiler, politikacılar ister olmuşlardır; sorunun diğer cephesi de budur.
*Çifte standart politikasında din esaslı bir muharrik güç olarak görülmektedir. Özellikle “yeni dünya düzeni” iddiasındaki devletler, başka inançtaki toplumların inançlarının nasıl olması lâzım geldiğini bir projelendirmektedirler; ılımlı vs. gibi.
Türkiye, dünyanın yeniden yapılandırıldığı bu dönemde eşit ve egemen bir devlet olarak uluslararası münasebetler manzumesinde yer almakta mıdır?
XX. yüzyılın sonları ve XXI. yüzyılın başları diyebileceğimiz bu dönemde Türkiye’nin karşılaştığı iki temel sorun olan terörizm ve AB Müzakere Süreci’nde Türk kamuoyu, çifte standart ve müdahale politikalarına maruz kaldığı endişesini taşımakta mıdır?
* Kötüleşen ticarî, malî, ekonomik şartlar sonucunda tanınan imtiyazlar yoluyla Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahale edilmiştir. Ayrıca Batı’nın güçlü devletleri, kendilerinin politikalarına sadakat gösteren siyaseti ve siyasetçileri destekleyen politikalarla da müdahalelerde bulunmuşlardır.  Bütün bu politikaların meşruiyeti nereden gelmektedir? Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi karşısında gazeteciler, Avusturya’nın İstanbul elçisi Marki Pallaviçini’ye, Avusturya’nın ne hakla bu Osmanlı ülkesini ilhak ettiklerini sordukları zaman, elçinin cevabı, “ Hakkımız var, zira kuvvetimiz var” demek olmuştu.

Sunday, December 24, 2017

DUBROVNİK NOTLARI


Dubrovnik ya da eski adıyla Ragusa Hırvatistan’ın, Adriyatik Denizi sahilinde bulunan, Orta Çağdan kalma tarihi eserleri ile ünlü şehri. Şehrin nüfusu 49 bin olmakla beraber kent nüfusu 28 bin civarında. Dubrovnik şehri 1979 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiştir.
1991’de Yugoslavya'nın dağılmasından sonra Dubrovnik, Yugoslav Halk Ordusu’nun (JNA) Sırp ve Karadağlı askerleri tarafından yedi ay boyunca kuşatıldı ve bombardıman nedeniyle önemli derecede hasar gördü. Onarım ve restorasyon çalışmaları yapıldıktan sonra Dubrovnik Hırvatistan’ın en gözde turistik mekânlarından biri oldu; 2017 yılında biz ziyaret ettiğimizde yıllık turist sayısının 8,5 milyon olduğu söylenmişti.
           Dubrovnik, tarihteki Raguza Cumhuriyeti’nin merkezi olmuş ve tarih boyunca Dubrovnik ve Raguza kelimeleri birlikte kullanılmıştır.
           Orta Çağlar’da Doğu Slâvları’nın yüksek egemenliğini tanıyan Dubrovnik kenti, daha sonra Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) himayesine girmiştir. Bundan sonra Venedik Cumhuriyeti’nin, Macaristan Krallığı’nın hâkimiyetleri altında yaşamış ve 1382-1808 tarihleri arasında da Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun himayesinde yaşamıştır; bütün bu dönemlerde Dubrovnik kenti, nispeten özgür bir kent olarak yaşamıştı. Çünkü tüccar bir halk idiler ve refah düzeyleri yüksekti. Savaşçı bir halk değillerdi. Hâkimiyeti veya himayesi altına girdikleri siyasal güce yıllık bir haraç/ vergi ödemekte idiler.
Dubrovnik kenti Osmanlı Türk yönetiminden çıktıktan sonra Avrupa’daki büyük siyasal kargaşalardan hep etkilenmiştir; tüccar ve müreffeh bir memleketti.. Napolyon’un istilâsına uğramıştır. Daha sonra 1815 Viyana Kongresi sonucu Avusturya’nın nüfuz alanında kaldı. I. Dünya Savaşı sonlarına kadar geçen zaman, değişik dış güçler ve içte siyasal partiler arasında dengeler sonucu uzun süreli ve başarılı belediye başkanlarının yönetiminde yaşadı.

   I. Dünya Savaşı sonunda Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun çöküşüyle Yugoslavya Krallığı içinde yer aldı: Dubrovnik, Krallığın 33 bölgesinden7 veya eyaletinden biri oldu. 1939 tarihinde de kent, Hırvatistan’ın yeni oluşturulan Banovina’nın bir parçası hâline geldi. II. Dünya Savaşı sırasında Dubrovnik, 8 Eylül 1943'ten sonra ilk olarak İtalyan ordusu tarafından işgal edilen Hırvatistan’ın yeni NAZİ yönetimini bir parçası hâline geldi.
Ekim 1944'te Yugoslav Partizanları , 300'den fazla kişiyi tutuklayarak Dubrovnik'i işgal etti. Tutuklamalar ve öldürmeler 1947 yılına kadar sürdü. Komünizm altında Dubrovnik, Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti” ve “Yugoslav Sosyalist Federal Cumhuriyeti”nin bir parçası oldu.
1991’de Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nde cumhuriyet olan Hırvatistan ve Slovenya , bağımsızlıklarını ilan ettiler. Olayda, Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti, Hırvatistan Cumhuriyeti olarak yeniden adlandırıldı. Hırvatistan'ın 1991'deki bağımsızlığını takiben, eski şehrin 1970’lerin başında savaşın tahribatından ve ateşinden uzak durma girişiminde bulunulmasına rağmen, Yugoslav Halk Ordusu (JNA), askersizleştirilmesine rağmen şehre saldırmıştır.









Dubrovnik’in havadan görünüşü; sağ tarafta kırmızı kiremit çatılarıyla belirgin olan kısım kentin eski olan, tarihi kent (Old Town) kısmıdır. 
1 Ekim 1991'de Dubrovnik, JNA tarafından  yedi ay süren bir kuşatmaya ve saldırıya maruz kalmıştır.  Pek çok sivil can kaybı yanında kentin eski kısmı (EskiKent) da bu saldırılarda büyük hasar görmüştür. Kente düzenlenen saldırıyı koordine eden General Pavle Strugar , saldırıdaki rolüyle ilgili olarak eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından 7,5 yıllık bir hapis cezasına çarptırılmıştır. Savaşın bitmesinin ardından, Eski Kent'in bombalanmasından kaynaklanan hasar onarılmış ve UNESCO’nun kurallarına bağlı kalınarak, onarımlar orijinal tarzda gerçekleştirilmiştir; yeniden inşa çalışmalarının çoğu 1995-1999 yılları arasında yapılmıştır.
Yine bir sempozyum vesilesiyle Dubrovnik’te (Hırvatistan) bulunuyorum; I. Uluslararası Türk Kültür Dünyası Sempozyumu 24- 28 Eylül 2017 tarihleri arasında burada gerçekleştirildi. Yüzüncüyıl Üniversitesi’nin (Van) akademik önderliğinde gerçekleştirilen sempozyumun gerçekleştirildiği yer de Rixos Hotel’di. 27 Eylül günü yapılacak Karadağ gezisi de programa dâhil.
Havaalanından, Sempozyum Organizasyonu’na ait bir vasıta ile hem konaklayacağımız hem de salonlarında sempozyum oturumlarının gerçekleştirileceği Rixos Hotel’e rahatlıkla ulaştık; zaman 2 saat te geri olduğundan henüz önümüzde uzun bir gündüz var. Şehir merkezine doğru bir yürüyüş iyi olur. Dubrovnik temiz bir kent. Yürüyüş yolu deniz kenarını takip ediyor. Ancak yol yüksekte kalıyor; 30- 40 m. kadar olan bu yükseklikten kıyıya doğru ağaçlık, çalılık ve her tür yeşillik alanı kaplıyor. İki duvar yazısı gördüm:
Bana ilginç gelen bir görüntü, meğer birkaç yıl önce dünyada çok yaygınmış; kaldırımın denize bakan tarafındaki çitlerde onlarca kilit var. Kilitlenmiş ve anahtarı da herhalde denize savrulmuştur. Meğer bu, sevgilerin sonsuzluğunu simgeleyen bir akımmış; kilitlerin üzerinde isimler de var.
Etrafı ve denizi seyrederek kent merkezine doğru yürüyüşe devam; bu arada denizin uçsuz bucaksızlığı, sakinliği ve lacivertimsi maviliği, kıyının küçük girinti çıkıntıları seyrine doyumsuz bir manzara sergiliyor. Ben denizi severim. Kıyıda saatlerce oturup seyredebilirim.

Yolun karşı kenarında bir yapı dikkatimi çekti; dinsel bir mimarî olsa gerek. Etrafını dolandım. Pencerelerinden içerisini görmeye çalıştım. Cephesinden başka bir şeyi yok galiba; biraz bakımsız. Görünüşe göre, biraz da yol çalışmalarına kurban gitmiş anlaşılan. Biraz ileride de “Dubrovnik Üniversitesi” binası ile karşılaştım. Tek bir yapı. Kapalı. Önünde bayraklar var. Herhalde üniversite binalarından biri olmalı. Etrafını dolandım; belki açık kapı vardır diye.Niyetim içini, dersliklerini görmekti. Arka tarafta vasıtaların park ettiği yerden anladığıma göre burası rektörlük olmalıydı. Çünkü tahsis edilen çizgili alanlarda öyle yazıyordu.
Dubrovnik Üniversitesi
 Kentin turistik merkezine doğru geldim; yalnız yan yollara sapmamaya dikkat ediyorum. Çünkü aynı yolu geriye doğru yürüyerek oteli bulacağım.
  Meydandan iki görüntü: Aslında küçük bir alan. Denize doğru uzanan bir alanın bir yanında küçük, hediyelik eşya satan dükkânları diğer yanında da bir restoran var. Etrafta turist arabaları;  turistler burada hızla arabalardan inip etrafa dağılıyorlar, otobüsü gelenler de hızla biniyorlar ve otobüs uzaklaşıyor. Bu alanda turistlerin yöneldiği yer EskiKent istikameti. Eski Şehir (OldTown)) Dubrovnik’in turist merkezi; güzel alış-veriş dükkânları, yemek mekânları, şehrin pazar yeri, idarî binaları.

Kentin etrafı surlarla çevrili ve bir kale görünümünde; 2 km. olan bu surlar kesintisiz olarak kenti çevrelemektedir.  Belli giriş-çıkış kapıları var. Surların dibinden başlayan hendekleri üzerindeki kalkıp- inebilir köprülerden geçilerek şehre giriliyor. Köprü ile girilen bu girişin üzerinde kentin koruyucusu koruyucusu “Aziz Vlaho”nun figürü bulunmaktadır. Vaktinde bu hendekler, tabiî korunma amaçlı olarak su dolu olmalı.

    
Giriş kapısının (Pile Kapısı) üzerinde kentin koruyucu azizinin bir heykeli bulunuyor. Yürüyüş yolunun hemen solundaki küçük alanda elişlerini pazarlayan, yerel kıyafetli bir bayan görüyoruz. Az ilerde solda, ilgi çeken özel kıyafetiyle eski paralardan kolye yapan bir zanaatkâr var. Tezgâhı hayli zengin, kendisi de hayli maharetli anlaşılan.

İkinci bir kapıdan geçerek Stradun Caddesi’ne açılıyorsunuz. Karşınıza gelen alanda ilk gözünüze çarpan solunuzda Franciscan Manastırı ve dünyanın en eski üçüncü eczanesi (aynı zamanda Avrupa’nın en eski eczanesi), 

Franciscan Manastırı
Avrupa’nın en eski eczanesinden iki kare


diğer tarafınızda ise 1436 yılında şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa edilmiş olan Büyük Onofrio Çeşmesi oluyor; çeşme Napoli’li Mimar Onofrio della Cava tarafından yapıldığı için onun adıyla anılmaktadır. Mimar Onofrio 12 km. uzaklıktan, Sumet adı verilen kaynaktan şehre su getirmiş, suyu da kanallar yardımı ile bölerek iki ayrı yerde halkın kullanımına sunmuş. Çeşmenin her tarafını kaplayan işlemeler 1667 depreminde tamamen zarar görmüş, geriye sadece suların aktığı çeşme başlarında bulunan 16 işleme kalmış. İç harpte (1991) bunlar da zarar görmesin diye çeşme tamamen kum torbaları ile örtülmüş. 


Stradun Caddesi’nde yeteneğini sergileyen bir gösterici, kuş terbiyecisi ve bir heykel insan

Büyük Onofrio Çeşmesi’ni geçtikten sonra Stradun Caddesi başlıyor. İki taraflı güzel mağazalar ve hediyelik eşya satan dükkânlar. Cadde üzerinde yeteneklerini sergileyen insanlar; isterseniz önlerindeki kutuya bahşiş bırakabilirsiniz.
Kravatın Hırvatistan’dan yayıldığı bilinir. Bugün modern erkek kıyafetinin vazgeçilmez tamamlayıcısı olan kravatın, 3,500 yıl öncesinde de kullanıldığı rivayet edilir. O zamanlar insanlar kirden soğuktan ya da terden korunmak için boyunlarını kumaşlarla sararlarmış. Boyunbağları avcıların, tarlada çalışanların ya da askerlerin hem sıcakta, hem de soğukta kullandıkları işlevsel bir giysi parçası imiş. Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) sonunda Avrupalılar günlük yaşamlarında eğlenmeye, sokağa çıkmaya daha çok rağbet etmişler ve yeni giyim- kuşam modaları ortaya çıkmış; eğlence, süslenme ve hayattan zevk alma, yaşama sevinci önemsenir olmuş.


Fransızlar, Otuz Yıl Savaşları sırasında paralı asker olan Hırvatlarla karşılaşmışlar ve Hırvat askerlerinin boyunlarına çepeçevre dolayıp püsküller halinde aşağı sallandırdıkları ve uçlarını rozetle birleştirdikleri şık boyun bağları taktıklarını görmüşler. Rütbesiz askerlerin taktıkları kaba kumaştan yapılmış boyun bağları zamanla bir rütbe göstergesine dönüşerek ipek ve muslin gibi gösterişli ve pahalı kumaşlardan dokunmaya başlanmış. 

Stradun Caddesinde bir kravat mağazası

Her ne kadar kravatlar Hırvatlarla özdeşleşse de M.Ö 2. yüzyılda Çin’deki KİN Hanedanının İlk imparatoru KİN SHİ HUANG’ın dev mezarında, gerçek insan boyunda binlerce atlı asker heykeli bulunduğunu ve bunların boynunda da boyun bağını andıran özenle bağlanmış kravatlar bulunduğu görülmüştü. Fakat kravatın bir sembol olarak kullanımı modern Avrupa da gerçekleşmiş ve kravat, Fransız monarşisinin simgesi haline gelerek moda olmuştur. O dönemde kravat boyun etrafında iki kez dolandırıldıktan sonra bir düğüm atılır ve kumaşın iki ucu aşağı salıverilirmiş. 1840’ların Fransa’sında beyaz kravat muhafazakârlığa, siyah ise liberalliğe işaret edermiş. Özellikle Almanya ve Fransa’daki devrimci erkeklerin boynundan eksik olmayan kırmızı kravat devrimci ruhun sembolü olmuştur. Avrupalıların taktığı kırmızı kravatlar 1917 Şubat devrimi sırasında Rusya’da da görülmüştü. Ancak Lenin’in Petrograd’ta barikatlar üzerinde yaptığı meşhur konuşmasında taktığı kravatın rengi siyahtı.

Merdivenli sokaklar

Stradun Caddesi yaklaşık 300 metre ve ilerlerken sağlı sollu dar fakat çok hoş sokakların caddeye açıldığını görüyorsunuz; bu sokaklardan çıkış değil de iniş zevkli oluyor. Bu sokakların içinde de küçük oteller, restoranlar yer almakta. Tam posterlik manzaralar; rengârenk, cıvıl cıvıl, o anı güzel yaşamaya teşvik edici kalabalık bir ortam ve güzel giyimli her yaştan mutlu insanlar. Cadde boyunca ilerliyoruz; karşınıza EskiKent’ten limana çıkış kapısı, “Ploce Gate” geliyor; XV. yüzyılda inşa edilen bu kapı, iç ve dış olmak üzere iki bölümden meydana geliyor. 
   
Merdivenli sokaklar ve ara sokaklar


Kapının iç sol kısmında gümrük binası sağında bir kule görünüyor. Limana gelen mallar doğal olarak kente girerken gümrüğe uğramak zorunda. Bu bakımdan liman tarafındaki kapıdan kente girerken gümrük binası sağınızda kalıyor. Kapının sağındaki saat kulesi de hem ilginç hem de sanatkârane bir yapı.

Gümrük binası ve Çan Kulesi

1444 yılında inşa edildiği ifade edilen Çan Kulesi’nin yerel ustaların yaptığı ilk eser olduğu belirtilmektedir. En üstte görülen bölüm çanın ve çana vuran iki figürün bulunduğu bölümdür; bu insan figürleri önce ahşaptan yapıldığı hâlde daha sonra bronz olanlarla değiştirilmiş. 1667 depreminde zarar gören kule, 1929 yılında yeniden inşa edilmiş. Kulenin orta kısmında bulunan saatin sadece akrebi var; yani saati gösteriyor, dakikalar yok; rehberimiz bunun, insanların tembelliğiyle veya keyif düşkünlüğüyle alâkalı olmadığını, sadece biraz gecikerek yaşadıkları için olduğunu söyledi! Onun altında görülen altın rengindeki yuvarlak ise anlık olarak ay’ın o geceki durumunu gösteriyormuş. En altta da dijital saat var.

Limana çıkmadan sağa dönüp ilerlediğinizde Gundulica Meydanı’na çıkıyorsunuz; Gundulica Meydanı’nda, 1893 yılından kalma Dubrovnik’li şair İvan Gundulic’in bir heykeli bulunmaktadır; 8 Ocak 1589’da Dubrovnik’te doğan İvan Gundulic 8 Aralık 1638 tarihleri arasında yaşamıştır. Burada aynı zamanda pazar kuruluyor; eğer pazar kurulduğu güne tesadüf ederseniz şanslı sayılırsınız. Pek çok elişi ve sanatkârane eşyalar satılmakta. Yasemin çiçeğinden mamûl pek çok şey var; torbacıklarda kurutulmuş yasemin çiçeğinden başka, yasemin kremi, sabunu vb. gibi ilgi çeken çok şeyler. Gundulica pazarında anahtarlıklar, magnetler, yerel giysili bebekler, aksesuarlar, mumlar, lavanta torbaları, ev yapımı reçeller, minik ve orta boy şirin kavanozlarda lavanta balları, çeşitli içkiler ve çikolata bulabilirsiniz. Pazar yerinin yan taraflarında küçük, temiz lokantalar, kafeler de görebilirsiniz. Bu alanda biraz ilerledikten sonra önünüze Luza Meydanı geliyor. Bu meydanda Orlando Sütunu’nu görüyorsunuz. Meydanın etrafında Aziz Vlaho Kilisesi, Büyük Konsey Sarayı (Rektörlük Sarayı), Küçük Onofrio Çeşmesi gibi yapılar yer alıyor.

Rengârenk tezgâhlar

Gundulica Meydanı’nda çeşitli elişlerinin sergilendiği bir tezgâh


















                                                                                                                                                                                                                                                                                                    Orlando Sütunu ve arka plânda Saint Blaise Kilisesi

St. Blaise Kilisesi’nin içinden iki görüntü

Stradun Caddesi’nin sonunda ve Luza Meydanı’nın ortasında bulunan, genelde şehrin festivallerinin açılış ve kapanış törenlerindeki sembolü olan bu yapı  1418 yılında inşa edilmiş. Efsanevî Orta Çağ şövalyesi Orlando figürüyle süslenmiştir. Orlando Sütunu’nun arkasında St. Blaise Kilisesi görülüyor.


Rektörlük Sarayı’nın sütunlu girişinden iki görüntü

Rektörlük Sarayı’nın giriş kapısındaki levha


Rektörlük Sarayı’nın odalarından biri


Rektörlük Sarayı- Yatak odası


Marin Drzıg adına basılan madalyon ve Dubrovnik’teki heykeli

Marin Držić heykeli

Marin Držić (1508- 2 Mayıs 1567),en iyi Hırvat Rönesans edebiyatının en iyi yazarları arasında sayılmaktadır. Aynı zamanda  asî mizaçlı, eğitimli bir rahip olduğu belirtilmektedir. Rönesans

döneminde Hırvat dilinin zenginliğini anlatan bir aydın olarak bilinir. Hırvat Parlamentosu, 2008  yılını, doğumunun 500. yıldönümü olduğu için “Marin Držić' Yılı” ilan etmiştir. Marın Drzıg’ın  heykeline dikkat edilirse dizleri ve burnu parıldıyor; gerçekten parlamış. Çünkü kadınlar kucağına oturuyor  ve heykelin burnunu sıvazlıyorlar.. Garip gelebilir ama böyle.  Prag’ta, Floransa’da, domuz veya başka bir heykelin şans getireceği düşüncesiyle burunlarını  sıvazlandığını görmüştüm..


Marin Drzıc’ın kucağına oturup, burnunu okşayan insanlar

Şimdi Ploce Kapısı’ndan (Ploce Gate) çıkıp limana geçebiliriz; ferah ve güzel bir alan daha. Liman gelen gemilerin bakımı ve gemi yapımı için inşa edilen tersane, şimdi güzel lokantalara dönüşmüş. Ama mimarî korunmuş.


Limandan genel görünüş; liman girişi insana dar gibi geliyor. Demek ki o çağlarda ticaret gemileri için müsaitmiş. Solda, kıyıda görülen yapılar karantina imiş. Orta Çağ Avrupası'nda salgın hastalıklar çok büyük bir tehlike idi. Altta ise bir gezi teknesi görülüyor.






















                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      Dubrovnik Mescidi: Stradun Caddesi üzerinde dar bir ara sokağın içinde bulunuyor. Etrafta ve sokağın başında sonunda bir işaret yok. Sokağın adını gösteren mermer levhanın fotoğrafını çekmişim ama tam da okunamıyor; “ULCA YIHA PRACATA” gibi bir şey. Ama sokağın içine girince cami girişini görüyorsunuz.



Sokağın girişinde, mermer levha üzerine yazılı sokak adı. 15-20 adım ileride ise solunuzda mescit levhası; sokağı, Stradun Caddesinin sonlarına doğru ve sağ tarafta olarak tarif edebilirim. Aşağıda adım adım mescitte ilerleyeceksiniz.

Kapıdan girdiğinizde karşınıza çıkan merdiven                               Sağa döndüğünüzde karşınıza gelen kapı

    Kapıdan girdiğinizde gördüğünüz koridor; ilerde ayakkabılık ve abdest alma yeri, sağda ise dinlenme ve sohbet odası


Koridorun sonunda sağa dönünce karşınıza gelen alan


Mescidin içi; mihrap ve minber

               Minberden ayrıntılar

Namaz kılınan alanın solundaki bir kapıdan girilen okuma veya din bilgisi öğrenmek isteyenler için ders odası

Mescidin bulunduğu sokaktan ilerleyince yine hediyelik alışveriş dükkânları görmek mümkün. Zaten ana caddenin etrafında dar sokaklar ve hediyelik eşya satan mağazalar pek çok. Omuz çantası almak için bir mağazaya girdiğimde sahibinin ( aynı zamanda imalatı yapanın) Müslüman olduğu anlaşıldı ve kalp diliyle sohbet ettik ve anın hatırası için de bir fotoğraf çektirdik.

Dükkân sahibi Yusuf Beyle birlikte

İlgimi çeken bir şekerci dükkânı

KARADAĞ (MONTENEGRO) YOLUNDA

Sempozyum programının son gününde, günübirlik Karadağ gezisi vardı. O gün erken de sayılmayan bir satte yola çıktık. Havaalanı  yönüne giden yolla Dubrovnik’ten ayrıldık; yol dar ve virajlı. Fakat manzara ve Dubrovnik’in görünüşü tablo gibi. Bu bakımdan ısrarlar üzerine kısa bir fotoğraf molası verildi. Yaklaşık bir 30 km. sonra Karadağ sınır kapısına vardık; Karadağ henüz AB üyesi olmadığı için pasaport kontrolleri uzuyor… Sınırı geçtikten sonra ilk durağımız bir petrol istasyonu oldu.

Fotoğraf molası

Petrol istasyonu

Feribotla karşı kıyıya geçiş


Karadağ gezimizde göreceğimiz iki şehir Budva ve Kotor: Burada Adriyatik denizi uzun ve dar körfez halinde, kıtanın içine fiyortlar gibi girmiş. Kominari’den feribotla karşı kıyıya geçerek yolumuza devam ettik. Yolumuz üzerinde havaalanı ve marinası olan Tivat kentini geçtik. Körfezin iki kıyısı da birbirine çok yakın ve yerleşik.

Kominari’den uzaklaşıyoruz

Budva: Budva kenti de güzel fakat iç savaşta çok zarar gördüğü, restorasyonda da dikkatsiz davranılınca  eski orijinalliğinin pek kalmadığı ve UNESCO korumasına alınmadığı söylendi. Bununla beraber EskiKent iyi korunmuş. Sveti Stefan Adası kartpostal gibi ufacık bir alan. Karaya dar ve kısa bir yolla bağlı, minik bir ada üzerinde kurulmuş olan Sveti Stefan, geçmişte 400 kadar kişinin yaşadığı bir ada imiş ve altmışlı yıllara kadar bir balıkçı köyü olarak kalmış. Altmışlı yıllardan itibaren adanın çehresi değişmeye başlamış ve seksenli yıllara gelindiğinde Kirk Douglas, Sofia Loren, Orson Welles, Carlo Bruni, Marliyn Monroe ve Liz Taylor gibi ünlülerin uğrak yeri olmuş.

Budva yolunda harika kıyı manzaralarından biri Sveti Stefan Adası


Doksanlı yıllarda, Yugoslavya birkaç ülkeye bölündüğünde Karadağ’ın ayrılmasıyla adanın eski popülaritesi kaybolmuş, ancak ilerleyen yıllarda Karadağ hükümeti, adanın eski parlak günlerini geri kazandırma proje başlatılmış. “Aman Resorts” grubuna 30 yıllığına kiraya verilen Sveti Stefan yeniden restore edilerek 50 odalı ve 8 süitli 5 yıldızlı bir otel olarak hizmet vermeye başlamış ve bir ada-otel olarak dünyanın en göz alıcı 10 yerinden birisi olarak medyada yer almıştır. En ucuz odasının fiyatının 1,000$’dan başladığı ve yalnızca otel müşterilerinin veya adadaki restoranlarda rezervasyonu olanların  burayı ziyaret edebildikleri belirtilmektedir.


Budva’da arabamızın parkı ve yemek molası



Lokantamızı arıyoruz, etraf çok kalabalık, restoranlar tıka basa dolu


Perast; Kotor’a 8 km. uzaklıktaki Perast kasabası  da taş evleri ve körfez üzerindeki irili ufaklı adalarıyla harika bir mekân.


Kotor yolunda Perast kasabasında fiyorddan veya körfezden iki manzara


Kotor: Çok güzel bir körfezin ucunda bulunan Kotor, “UNESCO Dünya Miras Alanı” listesinde bulunmaktadır. EskiKent (Old Town), XII. ve 14. yüzyıllar arasında inşa edilmiş ve Orta Çağ’a ait mimarî ve tarihî anıtlar dolu.. Kotor’u yüzyıllar boyunca korumuş olan ve dört kilometreyi aşan şehir duvarları, surlar heybetli bir görüntü veriyor. Buradan  Aziz Ivan kalesine çıkılıyor. Eski Çağ’dan bu yana Yunanistan’ın antik şehir devlerinin, Romalıların, Avusturya, Venedik, Bizans ve Sırpların hâkimiyetinde kalan Kotor şehri Adriyatik’in en güzel limanlarından biridir. Osmanlı Devleti Kotor’u 1538 ve 1657 yıllarında denizden iki kez kuşatmışlarsa da fethedememişlerdir.


Kotor’un genel görünüşü



Kotor’un sırtını dayadığı dağlar üzerinde görünen şehir surları



Kotor’da tarihî kentin (Eski Kent/ OldTown) surları


Limana yanaşmış durumda bir kruvaziyer




Girişten sonra görülen ilk ilgi çekici taş yapı bir saat kulesi ve onun dibinde yükselen kulemsi taş ayrıntı. Yanlış hatırlamıyorsam rehberimiz bu kulenin, suç işleyenlerin teşhir edildiği yer olduğunu söylemişti; Osmanlı tarihindeki “seng-i ibret”/ibret taşı”na benzettim.

Old Town’a giriş kapısı








Karadağ’dan Dubrovnik’e ve otelimize dönüş geç bir vakitte oldu. Artık ertesi gün ayrılma vakti. Katılımcıların sabah erken saatlerden itibaren dönüş yolculuğu başlayacak. Bunun için de düzenli bir plânlama yapılmıştı. Herkes sorunsuzca uçağına yetişti. Böylece bizler için hem başarılı bir sempozyum hem de unutulmayacak bir gezi programı gerçekleşmiş oldu. 



                      Zagrep Havaalanı  ve Zagrep’ten ayrılış; 09.30. İstikamet Sabiha Gökçen (İstanbul)

Dönüş yolu: Dönüş günümüz 28 Eylül için doğrudan İstanbul’a  uçuş bulunmadığından önce  Hırvatistan’ın başkenti Zagrep’ e uçuş gerekti. Solda Dubrovnik Havaalanı. Sağda ise Zagrep’e inerken gün doğumu