Wednesday, September 9, 2015

GUAM’DA NELER OLDU?



Unutuldu tabiî.. “Guam” da neresi? Guam ya da resmî adıyla “Guam Toprağı”, Büyük Okyanustaki Mariana Adalarının en büyük ve en güneydeki adasıdır. ABD'ye bağlı özerk toprak statüsündedir. 2007 tahmini nüfusu 173 bin 456 kişidir. Türkiye’ye uzaklığı kuş uçuşu 10 bin 500 km’dir. Haritadan da görüleceği gibi Türkiye ile Guam’ı aynı sayfada göstermek oldukça güç.

         
Türkiye ve Büyük Okyanus'un orta yerinde bir nokta ile gösterilmiş olan Guam

1989 yılında Doğu Avrupa’da , komünist ülkelerde başlayan ayaklanmalar sonucunda Sovyet Bloku dağılmaya başlayınca Batı’lı büyük güçler için 20. yüzyılın başlarında yarım kalan projeyi gerçekleştirmek için yeni bir fırsat doğmuştu.

20. yüzyıl başlarındaki Batı’lı büyük güçlere şimdi esaslı olarak ABD’nin katıldığı görülmektedir: I. Dünya Savaşı’na önceleri ticarî bir fırsat olarak bakan ABD, 1917 tarihinden sonra bu savaşa katılmak zorunda kalmış ve dünyayı tanzim edecek yeni bir güç olduğunu görmüştür. Çünkü “ihtiyar Avrupa”nın İngiltere, Fransa gibi güçleri yorgun düşmüş, savaşta kaynaklarını tüketmişlerdi.. II. Dünya Savaşı sonrasında nükleer bir güç olarak da ortaya çıkan ABD, Hitleri ve Mussoloni’yi ve Japon gücünü yenen ve demokrasinin önderi olan bir ülke olarak tek güç olmuştu.

Evet, 20. yüzyıl başlarında yarım kalan projeler nelerdi?
Balkanlardan arta kalan Osmanlı topraklarındaki projeler nasıl gerçekleştirildi?
Anadolu projesi ne idi?

I. Dünya Savaşı’na gelmeden Balkanlar projesi gerçekleştirilmişti. Anadolu dışındaki Osmanlı topraklarındaki proje gerçekleştirilmiş ve aşiret politikalarıyla yeni Arap devletçikleri kurulmuş ve aralarına bir de İsrail yerleştirilmişti. Yarım kalan proje Anadolu projesi idi. Yani Pontus, İonya, Ermenistan ve Kürdistan projeleriydi. Türk İstiklâl Savaşı’nın zaferle sonuçlanması bu projelerin gerçekleşmesine imkân vermemiştir. İşte Türkiye’de’ki “terör”ün ve Cumhuriyetin temel değerlerine ve Mustafa Kemal Paşa’ya düşmanlığın sebepleri bunlardır.

Gerçekten “terör” mü, yoksa başka bir şey mi?

1991 yılı başlarında, I. Körfez Savaşı’ndan sonra ABD, Bağdat'a yürümedi. Bunun yerine Irak'ın kuzeyinde bir Kürt isyanını kışkırttı. Arkasından, Irak Ordusu’nun 36. enlemin kuzeyine geçmesini önleyerek buradaki Kürt oluşumunu güvence altına aldı. ABD,önce Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti’nin alt yapısını kurmak ve sağlamlaştırmak istiyordu. Sonra Irak'ı tamamiyle ele geçirerek  burada yaratacağı modelle Orta Doğu ülkelerini yeniden tanzim etmek amacında olduğu anlaşılmakta idi; bu stratejiyi Irak ve Suriye olaylarıyla görmüş bulunuyoruz. Kuzey Irak'taki yeni devleti Suriye'nin doğusundan, İran'ın batısından ve Türkiye'nin güneydoğusundan koparacağı parçalarla birleştirerek “Büyük Kürdistan Devleti”ni kurmak ve böylece Orta Doğu ülkeleri arasına yerleştirilecek (İsrail gibi) bir husumet bombasıyla  yüzyıl boyunca bölge devletlerini ve halklarını tüketmek; ılımlı İslâm, dinler arası hoşgörü, etnik yapıların siyasallaştırılması, Büyük Ortadoğu Projesi diye diye nereye gelindiği görülmüş müdür acaba? Bu arada Türkiye hükümetlerinin, dinci ve sol ideolojik tutumlarını bir türlü terk edemeyen bazı aydın kesimlerin de bu politikaları kolaylaştırması anlaşılır bir iş değildir.

1991-95 döneminde, ABD’nin Irak'taki örgütlediği muhalif güçlerle Saddam’ı devirmesi plânı çerçevesinde Kuzey Irak’a Türkiye üzerinden “yüzlerce” CIA elemanı geçmişti. Ancak, 5 Mart 1995 günü Iraklı Kürtlerin Saddam güçlerine saldırısıyla başlaması plânlanan bu darbe teşebbüsü başarısız oldu. O süreçte, ABD'nin Kuzey Irak'tan Türkiye'ye gelen mülteciler arasından kendilerine hizmet edecek olanlara İspanyol vatandaşlığı garanti ettiğini, 10 bin (bazı yazılarda 7 bin 500) Kürt peşmergesini Guam adasına götürdüğü çeşitli çevrelerce dile getirilmişti. Bu Kürtler ve daha sonra bunların ABD’ye götürülen bir kısmı, eğitilmişler ve muhtemelen bugünkü PKK, PYD vb. isimler altında, “terörist” adlandırılmasıyla yeni bir savaş stratejisi geliştiriyorlar..

Binlerce Kürt’ün, Türkiye’den kuş uçuşu 10 bin 500 km. uzakta, okyanus ortasında bir adaya götürülmesi, sonra da izinin kaybedilmesi mümkün müdür? Ama basının bunu takip ettiğini görmedik. Ama şimdi önümüzde bir Suriye tecrübesi var; “Eğit- Donat Projesi”.  Bu tecrübeyle artık rahatça tahmin edebiliriz, ki o zaman da bir “Eğit- Donat Projesi” uygulanmıştır. Herhalde bu elamanların Kuzey Irak’a dönmeleriyle (nasıl döndülerse; savaşçı, iş adamı, diplomat olabilir) 1990’ların sonuna doğru Türkiye’ye yönelik ağır suikastların, ağır kayıplarla sonuçlanan çatışmaların bir paralelliği olsa gerek. Nitekim bu Kürtlerden çok iyi eğitilmiş 80 kadarının 1997 Kasım ayında ABD tarafından yine gizlice Kuzey Irak'a sokulduklarına ilişkin iddialar ileri sürülmüştü.

2015 Yaz aylarından itibaren Türkiye’de “terör” yeniden tırmanmış ve TSK’ya ve Emniyet Teşkilâtı güçlerine çok ağır kayıplar verdiren saldırılar olmaya başlamıştır. Bu arada özellikle Suriye olaylarında PKK, PYD, YPG saflarında yer alan Batı Avrupa’lı ve ABD’li savaşçıların fotoğrafları çıkmaya başlamıştır. Türk kamuoyunca uzunca süredir konuşulan “ABD vatandaşlarının PYD ve Peşmerge saflarında savaştığı” iddiası Belligant isimli Araştırma Merkezi’nin 36 sayfalık kapsamlı raporuyla netlik kazanmıştır: Raporda ABD’li savaşçıların meslekleri, şehirleri, örgütlere katılım hikâyeleri tüm ayrıntılarıyla anlatılmakta ve bu zamana kadar PYD, Peşmerge ve Suriye’deki Hristiyan örgütü Dwekh Nawsha’ya katılan 108 Amerikalı’nın bulunmakta olduğunu, bu sayının 3/2’sinin ABD ordusunda ve Fransız Lejyonu’nun yabancılar biriminde bulunan tecrübeli askerlerden oluştuğunu, sıcak çatışma bölgesine geçenler arasında polis, güvenlik görevlisi, sağlık teknisyeni, tır şoförü ve hatta seks klub sahiplerinin de yer aldığını belirtmektedir.
Amerikalıların %52’sinin PYD saflarında silâh tuttuğunu belirten rapor, ABD’liler arasındaki tek kadın militanın Samanto  Johnstone olduğu ve ABD vatandaşı Keith Broomfield de PYD cephesinde savaşırken yaşamını yitirdiği bilgisini de paylaşmaktadır.

Netice itibarla Guam’da neler olduğu şimdi anlaşılmıştır. Ama Türkiye gerçekten “terör” ile mi mücadele etmektedir? Yoksa “terör” perdelemesi arkasında işbirlikçi güçlerle ve sözü edilen projelerle mi mücadele etmektedir.?

Kaynakça:
1- http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,4011079/
2-http://www.avukatserdarozturk.com/ricciardone-1-1995-kuzey-irak-1995-kuzey-irak-kurt-devleti-kurulmasi-calismalari-tsk-celik-harekati-7500-ajanla-guam-a-kacis-ricciardone-2-2013-turkiye-2013-turkiye-2/
3- http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=-5292
4- http://odatv.com/n.php?n=abd-tskya-niye-dusman-oldu-1201101200
5- http://www.aksiyon.com.tr/kapak/4-temmuzun-uc-generali-neden-emekliye-sevk-edildi_517819
6- http://www.aydinlikgazete.com/dunya/eski-yankiler-simdi-pydli-h76055.html

Sunday, April 12, 2015

BAZI ANKETLERDE TÜRKİYE



Artık yeni Türkiye’de sanat, siyaset, edebiyat, ticaret  vs. çalışmalar, eserler veya metalar dinsel bir üslûp ile sunulmaya başladı. Böyle olursa topluma daha çok güven vereceği ve takdim edilen şeye itibarın, talebin daha da artacağı düşünülüyor; belki de gerçekten öyledir. Bütün bu davranışlar, halkın %99’nun Müslüman olduğu kabulünden hareketle yapılıyor da olabilir. Neticede siyaset sonuç ister, ticaret kâr ister. Yoksa hiçbir otorite insanlara sakallarını nasıl traş edeceğini, nasıl giyineceğini, nasıl bir davranış geliştireceğini dayatamaz; dayatırsa riyakâr insan, riyakâr toplum yapısı ortaya çıkar. Ya da özendirir, ödüllendirir ve bir süre sonra bakarsınız ki tablo kendiliğinden değişmiştir. Yeni zengin hayat tarzına ve yeni fırsatlara özenenler daima olacaktır. Bu arz ve talep bir döngü hâlinde kendini besler ve büyür.
Bütün bu işleri meşrûlaştıran bir neden de, “halk böyle istiyor.” söylemidir; bir süre sonra halk da, gerçekten böyle istediğini düşünmeye başlayacaktır. Politikada, “Yumuşak Güç” kavramının açıklamasında da, bütün meselenin, senin istediklerini, senin istediğin sonuçları diğerlerinin de kendiliğinden istemesini sağlamak meselesi olduğu belirtilir; ama o insan veya toplum bu davranışı gösterirken samimî olarak kendi duygu ve düşüncelerini ifade ettiğini sanmaya ve fakat benim istediğimi istemeye devam etsin.[1]
Bütün bunlar ne kadar doğru?
Almanya’nın en büyük ve saygın düşünce kuruluşlarından olarak tanımlanan Bertelsmann Vakfı’nın 13 ülkede 14 bin kişiyle yaptığı araştırmada kendini “çok ya da oldukça dindar” olarak tanımlayanların başında Türklerin geldiği belirtilmiştir: Türkiye, Almanya, İngiltere, İsveç, Fransa, İspanya, İsviçre, Kanada, ABD, İsrail, Hindistan, Brezilya ve Güney Kore’de yapılan araştırmaya Arap ülkeleri dâhil edilmemiş.[2]
Bertelsmann Vakfı’nın 5 yılda bir yaptığı “Din monitörü 2013” isimli araştırmada deneklere yöneltilen “Hangi ölçüde dindarsınız?” sorusuna Türklerin %82’si “çok” ya da “oldukça dindar” cevabını vermiş. “Ülke yönetimindeki siyasetçiler Tanrı’ya inanmalı mı?” sorusuna da Türklerin %25’i “Evet cevabını vermiştir. Türkiye’de, demokrasiyi en iyi sistem olarak tanımlayanların oranı da %82 olarak ortaya çıkmıştır.
Bu durumda, ülkelerin ne kadar “İslamî” olduklarını belirlemeye çalışan iki ekonomistin makalesinde Türkiye’nin, diğer Müslüman ülkelerin ve İslâm cumhuriyetlerinin durumunun ne kadar İslâmî olduğunu merak etmez misiniz?
Rehman ve Askari isimli iki araştırmacı, bu konu üzerinde oldukça kapsamlı bir çalışma yapmışlar. Öncelikle birincil kaynaklardan yola çıkarak temel İslâmî prensipleri belirlemişler. Daha sonra da 208 ülkeye ait verileri kullanarak,  oluşturdukları ölçütlere bu ülkelerin ne kadar uygun hareket ettiklerini incelemişler.[3]
Araştırmacılar önce dört alt endeks oluşturmuşlar:  
1) İktisadi endeks; bu ölçütte, faizli enstrümanlarının yaygınlığı, rüşvetli işlemlerin sıklığı, vergi adaleti, fakirlere eğitim, sağlık vs. alanlardaki sosyal yardımlar, özel mülkiyetin korunması gibi faktörlere bakılmış.
2) Hukuk ve yönetişim endeksi; hukuk ve yönetişim endeksinde kanun hâkimiyeti, yargının bağımsızlığı, yönetim etkinliği vs. gibi faktörler dikkate alınmış.
3) İnsanî ve politik haklar endeksi; insanî ve politik haklar endeksinde sivil ve politik haklar,kadın hakları gibi konular değerlendirmeye alınmış.
4) Uluslararası ilişkiler endeksi; bu ölçütte de çevresel faktörlerden askerî harcamalara kadar değişik konular yer almış.
Bu ölçütler 208 ülke için belirlenmiş ve daha sonra bunlar kullanılarak her ülke için temel “İslâmîlik” sıralaması yapılmış; bu sıralamada ilk üçte olan ülkeler Yeni Zelânda, Lüksemburg ve İrlanda olurken Danimarka, İngiltere, Norveç gibi ülkeler üst sıralarda yer almış. Hatta İsrail, ikisi hariç İslâmîlik’te tüm Müslüman ülkelerin önünde görünüyor.
Müslüman ülkelerin sıralamasında Malezya 38’ci, Kuveyt 48’ci….. Türkiye ise 208 ülke arasında 103’cü sırada yer almış; Suudî Arabistan 131’ci, İran 163’cü Afganistan ise 169’cu sırada.
Londra merkezli yoksullukla mücadele örgütü Kalkınma İnsiyatifleri’nin hazırladığı “Küresel İnsanî Yardım Raporu”na göre de, en fazla uluslararası yardımda bulunan ülkeler listesinde Türkiye 4. sırada yer alıyor; millî gelirine oranla en fazla insanî yardım yapan ülkeler sıralamasında ise Türkiye 3. sırada yer almıştır.[4] Halbuki yine İngiltere’nin önemli sivil toplum örgütlerinden Charities Aid Foundation tarafından 135 ülkede yapılan hayırseverlik anketi sonuçlarına göre, ankette insanlara geçtiğimiz ay içerisinde “Bir hayır kurumuna bağış yaptınız mı?”, “Gönüllü bir çalışmaya katıldınız mı?”, “Tanımadığınız birine yardım ettiniz mi?” diye üç soru soruluyor. Bu soruların cevaplarına göre Türkiye’nin notu 100 üzerinden 18; bu anketin yapıldığı 135 ülke arasındaki sıralamada Türkiye 128. sırada yer alıyor. Türkiye’den daha aşağı sıralarda ise Hırvatistan, Karadağ, Ekvator, Filistin, Venezuela ve Yemen var.[5]
Şimdi yorumlamak yerine sormak gerekir; Türkiye ve halkının büyük kısmı veya tamamı Müslüman olan ülkeler ahlâkî, insanî, doğruluk ve dürüstlük, hak ve adalet, eğitim vb. alanlarda neden en alt sıralardadır? İslâmiyet’in telkin ettiği toplum sıralamasında ilk sıralarda neden Müslüman olmayan ülkeler var? Tek tek, kişisel olarak ne kadar hayırseveriz? Yardımı veya hayrı kendi cebimizden mi, kazancımızdan mı veriyoruz yoksa kamu sırtından mı?
İyi “insan” ve iyi “vatandaş” olmanın yolu yok mudur?




* Kaynakça:
Joseph s. Nye, Dünya Siyasetinde Başarının Yolu Yumuşak Güç, Çeviri: Rayhan İnan Aydın, Elips Kitabevi, Ankara 2005
http://www.hurriyet.com.tr/planet/23686587.asp
http://www.zaman.com.tr/yorum_turkiye-islami-bir-ulke-midir_2215335.html  
http://www.aa.com.tr/tr/s/205139--turkiye-insani-yardimda-dunya-ucuncusu;       http://www.aa.com.tr/tr/s/205460--turkiye-uluslararasi-insani-yardimda-4-sirada 










Tuesday, February 17, 2015

MALEZYA'DA II. BAHAR


                               
Bir Güneydoğu Asya ülkesi olan Malezya Akdeniz havzası İslâm ülkelerinden, coğrafî olarak epeyce uzakta olmakla beraber, Amerikalı diplomat Richard Holbrooke tarafından Türkiye ile birlikte “Ilımlı İslâm” ülkeleri kategorisinde gösteriliyordu; hatta, yaratılmaya çalışılan Arap Baharı demokrasile- ine örnek olarak Türkiye gösterilirken lâik ve çoğulcu siyasetin örnek alındığı zannediliyordu. Meğer Türkiye Baharı’nı  yaşıyormuş da, toplum akvaryumdaki balığın suyun varlığını bilememesi gibi farkına varamamış.. Türkiye’nin kaçıncı Bahar’da olduğu meselesini burada bırakarak, bir İngiliz sömürgesi durumundan Ilımlı İslâm’a örnek olan Malezya’nın  Bahar’ı ve sonrası incelemeye değer görülmektedir.
Malezya’nın uzun bir sömürge tarihi olmuştur;1914 yıllarında Malezya’nın hâkimi İngilizler olmuşlardır. 31 Ağustos 1957’de de Malezya’nın, İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalması şartı ile bağımsızlığı kabul edilmiştir. 16 Eylül 1963te Malezya, Singapur, Saravak, Sabah ülkelerinin bir araya gelmeleriyle yeni bir federasyon kurulmuş ve bu federasyon Malaysia (Büyük Malezya) diye adlandırılmıştır (9 Ağustos 1965’te Singapur  federasyondan ayrılmıştır.) Ülke topraklarında büyük çıkarı olan İngiltere de, Federasyon’un savunmasını üstlenmiştir. Malezya krallıkla yönetilen ve çok partili demokratik sisteme dayalı bir konfederasyondur.
Malezya’nın yönetiminde büyük etkileri olan Mehathir Muhammed, 1976 yılından 1981’e kadar Malezya’nın Başbakan Yardımcısı olmuştur. 1981 ile 2003 yılları arasında ise Malezya’nın başbakanlığını yapmıştır. Malezya’yı ekonomik bakımdan geliştirmiş olmakla beraber, kendisine karşı 1987’de düzenlenen siyasi saldırılara, sert güvenlik yasalarını kullanarak karşılık vermiştir; muhaliflerini yargılan- madan tutuklatmış, tüm muhalif sesleri bastırmış, gazeteleri kapatmış, tüm bu uygulamalara karşı çıkan üst düzey yargıçları ise görevlerinden almıştır.

1- Demokrasi mi, kalkınma mı?
İktidardaki Birleşik Malaylar Ulusal Örgütü’nün (UMNO)[1] lideri ve Başbakan Mehathir Muhammed, zaman zaman yaptığı gibi, halkına mesajını “demokrasi istemek yerine, daha fazla çalışmaya” teşvik eden şu şiirle vermiştir:
“Demokrasiye ne gerek,
Toprak ve altın masallarıyla,
Bunların nasıl dağıtıldığıyla
Demokrasi ve hak sözleriyle yavaşlıyor koşu,
Oysa dalgalar hâlâ güçlü
Ve insanlar masallarla uyuşmuş….
Benim yarışım ise hâlâ öğrenilmemiş.
Başarmak kolay değil
Kutsallık, refah sizin elinizde şekillenecek
Ayağa kalk halkım
Ayağa kalk.
Altınsız da olsa,
Desteksiz de olsa kalk…
Haklar için bağırmayı bırak
Sen kendine yardımcı olmazsan Tanrı hiç yardımcı olmaz.
Özgürlük, barış, refah
Çok çalışmak, ter ve kanla kazanılır.”[2]
           Bu şiirde Mehathir Muhammed’in yönetim anlayışını görmek mümkündür:
Mehathir Muhammed Başbakanlık görevini, 2003’te yardımcısı Abdullah Ahmet Bedavî’ye devrederek kendisini emekli etmiştir; ülkenin krallıkla yönetildiği hatırlanmalıdır. Yeni Başbakan Abdullah Ahmet Bedavî’nin daha ılımlı bir lider olduğu ve bir yıl içinde seçimlere gidileceği açıklanmıştır.
21 Mart 2004’deki seçimler, ahiret vaadi üzerine yapılan propagandalarla geçmiş, “ılımlı ve ilerici İslâmî yönetim” sloganını kullanan UMNO ve Abdullah Ahmet Bedavî seçimleri kazanmıştır. Bu arada Mehathir Muhammed’in, eşcinsel olduğu iddiasıyla 1998’de Başabakan Yardımcılığı’ndan alıp hapse attırdığı Enver İbrahim, beraat etmiş ve siyasî muhalefetine devam edeceğini açıklamıştır.
21 Mart 2008 seçimleri ise, şaibeli olmuş ve Başbakan Abdullah Bedavî bazı eyaletlerde kaybetmiştir; etnik gerilim, enflasyon ve suç oranındaki patlama iktidarı yıpratmış ve oy kaybına uğramıştır. İktidar iş, eğitim ve konut edinmede eşit davranmamakla suçlanmış, yapılan gösterilerde 22 kişi gözaltına alınmıştır.[3] Seçimler sonucunda  iktidar 140 milletvekilliğinde kalmış, muhalif Enver İbrahim’in  Halkın Adaleti Partisi ise 31 vekille anamuhalefet partisi olmuştur.
Seçimlerde yine iktidar olmasına rağmen, ilk kez mecliste anayasa değişikliği için gereken üçte iki çoğunluğu elde edemeyen Başbakan Abdullah Ahmet Bedavî, eski Başbakan Mehathir Muhammed tarafından eleştirilmiştir; Başbakan Bedavî, seçimlerde anayasayı değiştirecek bir çoğunluğu  elde edeme- mekle eleştirilmektedir.. Bu başarısızlığın sebebi de iktidarın yakınlarını kayırması ve enflâsyon olarak gösterilmiştir. Ayrıca Mehathir Muhammed açıkça, Abdullah Ahmet Bedavî’yi halefi seçerek yanlış yaptı- ğını söylemiş[4] ve başbakanı istifaya davet etmiştir.
Anayasayı değiştirme gücünü kaybeden Abdullah Ahmet Bedavî’ye  karşı muhalefet koalisyonu ku- kuran muhalifler, iktidarı değişim için zorlamaya başlamışlardır: Başbakan Bedavî’yi istifaya davet eden muhalifler, federal yönetimde de etnik ayırımcılığın sona ermesini, Malaylara iş, konut ve eğitim avantajları sunan politikaların terkedilmesini, gelir eşitliğinin sağlanmasını istemişlerdir.
Bu arada, en büyük muhalefet Mehathir Muhammed’den gelmiştir; Mehathir Muhammed, Başbakan Bedavî’yi istifaya zorlamak için UMNO’dan ayrılmış ve hükûmeti devirmek için partiden kitlesel kopma çağrısı yapmıştır. Başbakan Bedavî ise, istifa çağrılarını reddetmiştir. Öte yandan ise, ülkede benzine %41, dizele %63 zam yapılması yüzünden halkta yükselen öfke ve isyan yatıştırılmaya çalışılmaktaydı. Medyadabüyük tepkiler veriliyor, şimdiye kadar hiç büyük bir sokak gösterilerine sahne olmayan ülkede, büyük bir halk yürüyüşü için çalışılıyordu.[5]

2- Yargıya baskı iddiaları
Bir taraftan da ülke, yargıçların, iktidarın üzerlerindeki baskıyı ifşa etmeleriyle çalkalanmıştır. Yüksek Mahkeme yargıcı Chin, yargıçların lehte kararlar için tehdit edildiklerini, direnenlerin beyin yıkama için askerî kamplara yollandığını açıklamıştır: “Yüksek Mahkeme yargıcı Ian Chin, geçmişte potansiyel rakibi olan yardımcısı Enver İbrahim’e komplo kurup eşcinsellik suçlamasıyla hapse tıktıran, şimdi de halefi Başbakan Abdullah Bedevi’nin altını oymakla iştigal eden Mahathir’in, iktidardayken talimatlara göre karar vermeyen yargıçları beyin yıkama operasyonu için askeri kamplara gönderdiğini söyledi. Mahathir’in bizzat kendisine de baskı yaptığını belirten Chin, “Şimdi Mahathir başbakan değil. Haliyle yargıçları sürgün tehdidi savuracak durumda olmasa da (geçmişte) onun yönettiği koalisyon partisi hâlâ ortalıkta” diyerek baskıların devam ettiğini söyledi…… Chin kampta yargıçların karar verirken hükümetin çıkarlarının her şeyden üstün olduğunu dikkate almaları gerektiğine ve belli davaların nasıl ele alınacağına dair beyin yıkama faaliyeti yapıldığını aktardı.”[6]
Açıklamalarla ilgili olarak Mahathir’in sözcüsü suçlamalara cevap verileceğini söylerken Başbakan Bedavî yorum yapmamıştır. Adalet Bakanı Zaid İbrahim ise, yargı bağımsızlığının iade edilmesi lâzım geldiğini söylemiştir. Baro Başkanı ise yaptığı açıklamada, ithamlarla ilgili soruşturma açılmasını isterken, eski-yeni bütün yargıçları ortaya çıkıp cesaretle konuşmaya davet etmiştir.
Öte yandan ise, politik bir çıkışla anamuhalefet partisi durumuna gelen Halkın Adaleti Partisi lideri Enver İbrahim hakkında,  eşcinsel ilişkide bulunmak suçlamasıyla dava açılmıştır; Enver İbrahim, daha evvel de bu suçlamalarla muhakeme edilmiş ve beraat etmişti. Ayrıca, 2008 Nisan’ında siyasal yasağının sona ereceğini, 26 Ağustos’taki  ara seçimlere gireceğini ve Eylül 2008’de başbakan olmayı plânladığını da açıklamıştı.[7]

3- Muhalefet sorunu ve protestolar
Polisin hakkında soruşturma başlatması üzerine Enver İbrahim, korunma amaçlı olarak Türkiye Büyükelçiliği’ne sığınmıştır (29 Haziran 2008). Polisten yapılan açıklamada ise, soruşturma bitmeden tutuklama yapılmayacağı bildirilmiştir. Taraftarları ise, Büyükelçilik önüne gelip, “Reform”, “Baskıcı hükümet istifa” sloganlarıyla gösteriler yapmışlardır.
30 Haziran günü Türkiye Büyükelçiliği’nden ayrılan Enver İbrahim ise, kendisine yönelik suçlamaların siyasal hayatını yok etme girişimi olduğunu öne sürmüştür. Enver İbrahim bir taraftan masum olduğunu da ifade ederek iftira davası açmış, şahitleri ve delilleri olduğunu söylemiştir. Bu süreçte taraftarlarınca da, “Reform”, “Çok yaşa Enver” gibi sloganlarla desteklenmiştir. Bir destek de ABD’den gelmiş ve yapılan açıklamada, “10 yıl önceki şablonu tekrarlayan siyasî sebepli soruşturmaya” karşı çıkıldığı duyurulmuştur.[8] Başbakan Bedavî ise, ABD’ye çatmış ve “Bizim de yasalarımız var, soruşturma yürütmesini biliriz. Nota vereceğiz.” demiştir.
Enver İbrahim ve taraftarları, 2 Temmuz 2008 günü ise başkent Kuala Lumpur’da,15 bin kişinin katıldığı bir miting yapmışlardır. Yapılan anketlerde de Enver İbrahim’e yapılan suçlamaların bir komplo olduğu fikrine inananların oranları da oldukça yüksek çıkmaktaydı.[9] 
Ağustos 2008’de başkent Kuala Lumpur’daki mahkemede de Enver İbrahim, suçlamaların siyasal kariyerini yok etmek ve ara seçimlerde parlamentoya girmesini engellemek için hükümet tarafından tasarlandığını iddia etmiştir. Mahkeme, suçlamanın ardından kendisini kefaletle salıvermiş, fakat, muhalif lider 16 Temmuz’da tutuklanmıştır.
26 Ağustos’ta, Penang Eyaleti’nin Permatang Pauh bölgesinde yapılan ara seçimleri ise Enver İbrahim iki misli bir farkla kazanmıştır; muhalif Enver İbrahim seçimlerde 31 bin 195 oy alırken iktidarın adayı 15 bin 524 oy alabilmiştir.[10] 
Bu arada, Malezya’da muhalif internet sitesine erişim yasaklanmıştır; Malezya İletişim ve Multimedya Komisyonu, yerel internet sağlayıcılara “Malysia Today” sitesine erişimi kesmeleri emrini göndermiştir. Yasak kararıyla ilgili daha sonra resmî ve ayrıntılı bir bildiri yayımlanacağı belirtilmiştir. Sitenin açıklamasında ise, erişimin engellemesinin ümitsiz durumdaki hükümetin bir  susturma çabası olduğu belirtilmiştir.. Malezya’nın en büyük İngilizce gazetesi The Star gazetesi grubunun genel yayın yönetmeni Wong Chun Wai ise kararı “miyop ve komik” olarak nitelemiş ve kararın hükümetin internete sansür uygulamayacakları açıklamasına ters düştüğünü belirtmiştir. Wong ayrıca, “Bir demokraside hepimiz birbirimizle anlaşmak zorunda değiliz ama herkesin konuşma özgürlüğünü savunmak zorundayız” demiştir.[11]
Nihayet istifa baskılarına boyun eğen Başbakan Bedavî, görevi erken bırakacağını bir basın toplantısıyla açıklamış (26 Eylül 2008) ve 18 Şubat 2009’da da istifasını Kral’a sunmuştur; yerine, Başbakan Yardımcısı Necip Razak’ın atanmıştır. Necip Razak’ın 24 Mart’taki kongrede parti (UMNO) liderliğine de seçilmesi beklenmektedir. Bu arada yeni hükümetin ilk işlerinden biri muhalif partilerin yayın organlarına 3 aylık bir yasak getirmesi olmuştur.[12]
Muhalefet yetkilileri, iktidar partisinin genel kongresi ve ara seçimler öncesinde alınan bu kararın “açıkça basın özgürlüğüne darbe” olduğunu söylemişlerdir; muhalefet, Necib’i yolsuzluk ve bir mankenin öldürülmesiyle ilgisi olmakla suçlamıştır. Bu arada, Malezya Basın Enstitüsü’nün düzenlediği bir toplantıda konuşan Başbakan Necip Razak, medyaya hükûmeti korkusuzca eleştirmesi çağrısında bulunmuş, Malezya’nın “hiçbir korkusu olmadan gördüğünü haber veren” bir medyaya ihtiyacı olduğunu söylemiştir.[13] Başbakan Razak konuşmasında yayını geçici olarak durdurulan iki muhalif gazetenin yayın yasağını kaldırdığını belirtirken, medya kuruluşlarına yönelik “yıllık yayın lisansı” uygulamasının kaldırılıp kaldırılmayacağı hakkında ise bilgi vermemiştir.
Muhalefetin, “İç Güvenlik Yasası”nın (ISA/ Internal Securty Act) iptal edilmesi için hükûmete baskı yapma amacını taşıyan protesto gösterilerine (1 Ağustos 2009) ise, başkent Kuala Lumpur’da binlerce kişi katılmıştır: Yasaya göre, “güvenlik tehdidi olarak değerlendirilen kişilerin mahkemeye çıkartılmadan, belirsiz bir süre gözaltında tutulmasına” imkân verilmekteydi.[14] Muhalifler söz konusu yasayı kınayan bir dilekçeyi Kral’a ulaştırmaya çalışacaklarını söylerken “Hükûmet yetkilileri, protesto gösterilerine, toplum huzurunu bozacağı gerekçesiyle izin verilmeyeceğini duyurmuşlardır.”
2 Şubat 2010 da ise, muhalif  lider Enver İbrahim, başkent Kuala Lumpur’da bir kez daha yargı karşısına çıkarılmıştır. Duruşma salonuna eşi ve iki kızı ile birlikte giden 62 yaşındaki altı çocuk babası Enver İbrahim, davanın arkasında siyasî kariyerini bitirmek isteyen düşmanlarının olduğunu savunmaktadır. Avukatlarının savcıların elindeki tıbbi kanıt ve kayıtları görme talebi ise, hem alt hem üst mahkemece reddedildiğinden, avukatlar bu durumun savunma hazırlığına olumsuz etkisi olduğundan şikayetçi olmuşlardır.[15]
Enver İbrahim, davasının başlaması öncesi BBC’ye yaptığı açıklamada ise, Malezya hükümetinin dikkatleri üzerine çektiğini, kendisininse eski deneyimleri sonrası daha güçlü olduğunu söylerken, salon dışında toplanan 300 kadar destekçisi de “Reform”, “Malezya için adalet, Enver için adalet” sloganları atarak gösteri düzenlemişlerdir. Duruşmayı ABD, Avrupa Birliği, Avustralya, Japonya ve İngiltere’den diplomatlarla, Enver’in siyasî müttefiklerinin dinî danışmanı Nik Aziz de izlemişlerdir.
Malezya’da cinsel içerikli veya İslâmı tahrif ettiği gerekçesiyle pek çok yayın yasaklanabiliyordu; bu kez, siyasî içerikli karikatürlerin yayımlanması da yasaklanmıştır (25 Haziran 2010): “İçişleri Bakanlığı yetkilisi Mahmud Adem, hükümeti eleştiren karikatürlerin yer aldığı yayınların, halkı liderler ve hükümet politikalarına karşı isyana sürükleyebileceği için yasaklandığını” belirtmiştir.[16] Hükümetin, güvenlik tehdidi oluşturduğu gerekçesiyle bu türden karikatürlerin kullanıldığı iki kitap ve bir dergiyi toplattığı belirtilmiştir.

4- Seçim reformu talepleri
Muhalefetin, başkent Kuala Lumpur’da 9 Temmuz 2011’de seçim reformu talep edeceğini açıkladığı gösteriler, Malezya polisi tarafından bir gün önce yasadışı ilân edilmiştir. Ayrıca, gösteriler sebebiyle Kuala Lumpur’a bağlantının 24 saatliğine engelleneceği, başkente bağlanan ana yolların kapanacağı ve toplu ulaşımın gece yarısından itibaren bir günlüğüne duracağı belirtilmiştir.. Gösterileri düzenleyen “Bersih 2.0” adlı grup ise, hedeflerinin başkentteki bir stadyumda toplanmak olduğunu açıklamıştır.
Daha önceki günlerde yine aynı amaçla yapılan küçük çaplı gösterilerde 150 eylemcinin tutuklanması, 91 eylemcinin şehre girişinin yasaklanması üzerine, ülkede seçim reformu isteyen muhalif gruplar  bu kez stadyumda toplanacaklarını bildirmişlerdi. Bu açıklamaya rağmen, gösterilerin yasa dışı ilân edilmesi üzerine organizasyon komitesi adına bir açıklama yapan Andrew Khoo, hedeflerinin adil seçimler olduğunu söylemiş ve seçim kampanya sürelerinin uzatılmasını istediklerini, seçmen kayıtlarının otomatik olarak yapılmasını ve hükûmete bağımlı büyük medya kanallarından faydalanabilme hakkı istediklerini belirtmiştir.[17] Malezyalı yetkililer ise, göstericileri komünist fikirleri yaymak ve krala savaş açmakla suçlamışlardır.
 “Adil Seçim” talebiyle yapılan gösteriler polis müdahale etmiştir: “Göz yaşartıcı gaz ve tazyikli suyla göstericilere müdahale eden güvenlik kuvvetleri gösteri öncesinde yaklaşık bin kişinin gözaltına alındığını bildirdi. Çıkan çatışmalar sırasında aralarında muhalif lider Enver İbrahim'in de bulunduğu az sayıda kişi yaralandı. Yürüyüşü düzenleyen örgütler 50.000 kişilik katılım olduğunu söylerken, yorumcular katılımın 10.000 kişi civarında olduğu tahmininde bulunyorlar. Bugünkü gösteri sebebiyle başkent Kuala Lumpur sıkı bir güvenlik çemberine alınmış durumda. Dün gece yarısından itibaren şehre bağlanan ana yollar kapatıldı, ve toplu ulaşım devre dışı bırakıldı.[18]
31 Ağustos tarihi Malezya’nın “Bağımsızlık (Merdaka) Günü” olarak kutlanırken,16 Eylül de “Malezya Günü” olarak kutlanmaktadır; ancak, 2011 yılında bu iki kutlama da bir arada yapılmıştır: Bu kutlamaların yapılacağı 16 Eylül gününden bir gün önce Başbakan Necip Razak tarafından, televizyondaki canlı yayında bir konuşma yapılmıştır: Başbakan bu konuşmasında, “İç Güvenlik Yasası” adı verilen ve yargılama olmaksızın şüphelilerin 60 gün boyunca tutuklanmasını öngören uygulamanın kaldırılacağını açıklamıştır. Ülkede 1948’den bu yana yürürlükte olan bu yasa, Malezya topraklarında baş gösteren “Komünist Gerilla Hareketi” mensuplarının yargılanmaksızın tutuklanmasına yönelikti. Söz konusu yasa, Malezya’nın bağımsızlığını kazandığı 31 Ağustos 1957’den bu yana ise, “Malezya’nın kurulu “siyasî, ekonomik, sosyal, dinî ve kültürel” düzende dönüşümü öngören girişimlere karşı bir güvenlik şemsiyesi olarak işlev” görmüştür.[19]
Başbakan Necip Razak’ın bu kararıyla ülkenin siyasal tarihinde önemli bir yer tutacağını belirten siyasal analistler bu kararların alınmasında Ortadoğu İslâm dünyasındaki hak ve özgürlük arayışlarına dönüşen ayaklanmaların ve ülkede Temmuz ayındaki protesto gösterilerinin etkin olduğunu belirtmektedirler. Bununla beraber, Başbakan’ın İngiltere ve Amerika’ya yaptığı gezilere de dikkat çekilmektedir.
Enver İbrahim’e yönelik eşcinsel ilişkiye girmek suçlamasıyla açılan dava ise, beraatla sonuçlanmıştır: 9 Ocak 2012 günü yapılan duruşmada hâkim, savcılık iddianamesinde sunulan DNA kanıtlarının güvenilir olmadığı hükmüne vararak davayı düşürmüştür. Beraat kararı, Enver İbrahim’in ailesi ve taraftarları arasında sevinç yaratmış ve karar tezahüratlarla karşılanmıştır. Bu karar, Enver İbrahim’i, 54 yıllık iktidarın karşısında alternatif yaratacak tek muhalefet lideri durumuna yükseltmiştir.[20]

5- “Malezya Baharı”
5 Mayıs 2013’de yapılacak seçimler için erkene alma söylenirken Malezya hükûmeti seçim yasasında yeni düzenlemelere gitmiştir. Muhalefet lideri Enver İbrahim ise, İslâm ve demokrasi arasında bir çelişki bulunmaması gerektiğini söylerken, “Malezya Baharı’ndan bahsediyorum ama rotamız seçimler olacak” demiştir.[21]
Hükümetin, iktidarını garantilemek için yaptığı iddia edilen seçim yasası düzenlemeleri yine muhalefetin gösterileriyle protesto edilmiştir (28 Nisan 2012). Protesto gösterileri muhalefet destekli Bersih (Temiz) adlı grup tarafından organize edilmiştir. Dataran Merdaka/ Bağımsızlık Meydanı’ndaki gösterilere 25 bin kişinin, bağımsız internet sitesi Malaysiakini en az 75 bin, The Sun gazetesi ise 80 bin kişinin katıldığını ve bu eylemin son 10 yıl içinde ülkede düzenlenen en büyük gösterilerden biri olduğu belirtilmektedir.[22]
Muhalefet ise, seçim yasasıyla yapılan yeni düzenlemelerin seçimlere hile karıştırılmasını engelleyemeyeceğini, Ulusal Cephe (Barisan Nasional) koalisyonunun onlarca yıldır bu seçim sistemi sayesinde iktidarda kaldığını savunmaktadır. Muhalif gruplar, mükerrer kayıtlarla dolu olduğunu söyledikleri seçim kütüklerinin tamamen yenilenmesini ve iktidar partilerine hizmet etmekle suçladıkları seçim komisyonunun yapısının da değiştirilmesini istemekteydiler.
Gösterinin organizatörleri de daha uzun seçim kampanyası süreleri, yurt dışındaki Malezya vatandaşlarının oy kullanmalarının temin edilmesini sağlayacak değişiklikler yapılmasını, aynı zamanda uluslararası gözlemcilerle tüm siyasi partilerin hükümetle bağlantılı medyaya daha adil erişiminin sağlanmasını talep ediyorlardı.
Gösterilere polis göz yaşartıcı gaz ve basınçlı suyla müdahale etmiş, Bersih Hareketi’nin rengi olan sarı tişört giymiş binlerce gösterici polisle çatışmıştır. Çatışmalarda 3 gösterici, 20 polis yaralanmış, 222 kişi de gözaltına alınmıştır. Göstericilere hitaben konuşan muhalefet lideri Enver İbrahim ise, Başbakan Necip Razak’a seçimlerimizi temizlememiz gerektiği mesajını gönderdiklerini söylemiştir.
Öte yandan, Malezya Fetva Konseyi, hükûmete karşı protesto gösterileri yapmanın dinî açıdan “haram” olduğuna karar vermiştir: “El Arabiya televizyonunun haberine göre, Malezya Fetva Konseyi, Müslümanların hükümeti protesto etmek için düzenlenen veya ülkede huzursuzluğa yol açabilecek her türlü gösteriye katılmasının İslâm dini tarafından yasaklandığını” açıklamıştır.
Malezya Fetva Konseyi’nin başkent Kuala Lumpur’da 6 Mayıs 2012 günü yaptığı toplantıdan sonra medyanın karşısına geçen Konsey Başkanı Abdul Sukor Husin, fetvanın gerekçesini de “İslam dini hiçbir kimseye, başkalarına zarar verme, onları endişeye sürükleme, Müslümanlar arasında rahatsızlık yaratma hakkı vermemektedir” diye açıklamıştır.[23]
Ayrıca Fetva Konseyi, muhalefet lideri Enver İbrahim hakkında açılan davanın beraatle sonuçlanmasına rağmen, onu anımsatırcasına, “eşcinsellik ve cinsiyet değiştirme ile birlikte bu tür durumlara sempatiyle bakmanın ve hoşgörü göstermenin de dini açıdan “haram” olduğunu” da bildirmiştir.
Bağımsızlık Meydanı’ndaki 28 Nisan gösterileri sırasında protetocuların üzerine polisin göz yaşartıcı gaz sıkmalarını nedeniyle Malezya hükûmetini eleştiren Avustralyalı Senatör Nick Xenophon, 16 Şubat 2013’da Malezya’ya giriş yaparken Kuala Lumpur Havaalanı’nda göz altına alınmış ve “istenmeyen adam” (persona non grata) ilân edilmiştir; Senatör Xenophon, Malezya genel seçimleriyle ilgili olarak ülkeyi ziyarette bulunmakta olduğunu ve muhalefet lideriyle görüşeceğini açıklamıştır. Bu durum Malezya ve Avustralya ilişkilerinde diplomatik bir gerginliğe yol açmış ve Avustralya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Senatör’ün derhal salıverilmesi istenmiştir.

6- Genel seçimler
Başbakan Necip Razak 3 Nisan 2013’de için parlamentoyu feshetmiş ve 50 yıldır ülkeyi yöneten Ulusal Cephe koalisyonuna destek çağrısında bulunmuştur. Seçim Kurulu Başkanı Aziz Yusuf da, genel seçimlerin 5 Mayıs’ta yapılacağını ve 20 Nisan’da seçim kampanyasının resmen başlayacağını açıklamıştır. Ülkede 222 sandalyeli Temsilciler Meclisi seçimi için 13,3 milyon seçmenin oy kullanacağı belirtilmiştir.
5 Mayıs 2013 seçimlerinde Başbakan Necip Razak’ın liderliğindeki Ulusal Cephe ile Enver İbrahim'in liderlik ettiği  muhalefet cephesi “Halkın İttifakı” yarışmıştır. Ulusal Cephe 1957’den bu yana aralıksız iktidardadır ve gözlemciler şimdi muhalefetin hükümet olma ihtimaline dikkat çekmişlerdir.
Seçimlere katılım oranının yüzde 80 civarında olması beklenmekteydi. Malezya’da birçok kişi Barisan Nasional’ın ülkede ekonomik kalkınma ve siyasi istikrarı sağladığını söylüyor. Ancak parti hakkında yolsuzluk iddiaları var. Gözlemciler bu durumda Enver İbrahim liderliğindeki Halkın İttifak’ının, iktidar partisinin hileye başvurmaması durumunda seçimi mutlaka kazanacağını savunurken, Başkaban Necip Razak ise koalisyonun iktidarda kalacağına ve hatta parlamentoda üçte ikilik çoğunluğu yeniden yakalayacağına inandığını söylemiştir.[24]
Seçimlere katılım %80 civarında olmuş ve 10 milyon seçmen oy kullanmıştır. Malezya Seçim Komisyonu’nun açıklamasına göre, iktidarda olan ve liderliğini Başbakan Necip Razak’ın yaptığı Ulusal Cephe’nin geçen dönem 135 olan sandalye sayısının bu seçimde 133’e düştüğü görülmüştür. “Irkçılığa ve yolsuzluğa hayır” sloganıyla seçimlere hazırlanan ve liderliğini Enver İbrahim’in üstlendiği muhalefetteki Halkın İttifakı bloku ise 89 sandalye kazanmıştır.
Muhalifler, Ulusal Cephe’nin seçim hileleri yaptığını iddia ederek, iktidar partisinin göçmen Bangladeşlilere, Filipinlilere ve Endonezyalılara usulsüz oy kullandırdığını ileri sürerken, Hükümet ve seçim komisyonu,  bu iddiaları reddetmiştir. Başbakan Necip Rezak ise, “tüm Malezyalılardan Ulusal Cephe’nin zaferini kabul etmesini istediğini belirterek, tüm dünyaya Malezya’da olgun bir demokrasi olduğunu göstermek zorunda olduklarını” ifade etmiştir.[25]
Sonuç olarak, iki siyasal cephe de istediklerini elde edememiş bulunmaktadırlar; iktidar cephesi seçimleri kazanmış fakat asıl hedefi olan üçte iki çoğunluğu elde edememiştir. Bu sonuçta  yolsuzluk iddialarının, kayırıcılığın ve Enver İbrahim’e  yapılan suçlamaların beraatle sonuçlanmasının etkisi olduğu düşünülebilir. Muhalif cephe ve Enver İbrahim aslında seçimlerde başarılı çıkarak parlamentodaki temsilci sayılarını artırmışlardır. Ancak, halkı alternatif bir hükümete ikna edemedikleri anlaşılmaktadır. Bir başka husus da, Ortadoğu İslâm ülkelerinde tek parti ve lider diktatoryasına karşı özgürlük ve “Ilımlı İslâm” motivasyonlu ayaklanmalar olurken, bir “Ilımlı İslâm” ülkesi olarak lânse edilen Malezya’da “Bahar” hareketi “ırkçılığa ve yolsuzluğa” karşı siyasî ve ekonomik reform talepleriyle eyleme geçmiştir.[26] Türkiye’de de görülen o ki, “Ilımlı İslâm” stratejisi sona ererken yeni bir bahar başlamaktadır.


* Kaynakça:

[1] UMNO, 14 partinin bir araya gelerek oluşturulan Ulusal Cephe/ Barisan Nasional (BN)’nin en büyük ortağıdır.
3 http://www.radikal.com.tr/yorum/malezyada_kavga_gurultulu_secim-842431
4 http://www.radikal.com.tr/yorum/malezya_secimi_siyasi_tsunami_getirdi-842534
5 http://www.radikal.com.tr/yorum/teknoloji/benzin_zammi_isyani-82351                                            
7 http://www.radikal.com.tr/dunya/fiili_livata_siginmasi-885970; Enver İbrahim’in milletvekili olan karısı, milletvekilliğinden istifa etmiş ve ara seçimlerde Enver İbrahim’im aday olmasının önü açılmıştı.
22 http://www.yenisafak.com.tr/dunya/merdeka-isyani-380478; http://arsiv.taraf.com.tr/haber-malezya-ya-bahar-geldi-91640/; http://www.hurriyet.com.tr/planet/20444317.asp
25 http://www.dw.de/malezyada-56-y%C4%B1ll%C4%B1k-iktidar-de%C4%9Fi%C5%9Fmedi/a-16793413
26 Seçimler sonrası gelişmelerde, Hükûmet Enver İbrahim hakkındaki beraat kararını temyiz ederken muhalefet lideri Enver İbrahim’in çağrısı üzerine muhalefet  partilerinin destekçileri başkentin dışındaki bölgede seçim sonuçlarını protesto etmek için gösteriler düzenlemişlerdir. Enver İbrahim, yaptığı protesto çağrısında Seçim Kurulu ile iktidarın sonuçlarda hile yaptığını ve yabancı kişilere sahte kimlik bilgileriyle oy kullandırıldığını iddia etmiştir.(http://www.dunyabulteni.net/haber/258979/malezya-muhalefetinden-secim-sonuclarina-itiraz). 
Öte yandan, Enver İbrahim hakkındaki “eş cinsel ilişkiye girmek” suçlamasıyla  açılan davada beraat kararını hükumet temyiz etmişti; Malezya Yüksek Mahkemesi, Temyiz Mahkemesi’nin, Enver İbrahim’i suçlu bulan kararını 10 Şubat 2015’de onamış ve Enver İbrahim 5 yıl hapse mahkûm olmuştur. Enver İbrahim, mahkeme kararına tepkisini, "yargı bağımsızlığı katledilmiştir" diyerek dile getirirken, taraftarları mahkeme binası önünde toplanarak kararı protesto etmişlerdir. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün Asya’dan sorumlu Direktörü Phil Robertson da, “Başbakan Necip Razak hükümeti, demokratik özgürlükler ve bireylerin özel hayatının korunması hakkı pahasına Enver İbrahim’e karşı siyasi amaçlı suçlamayı onadı. Bu duruma izin verilmesi, Malezya'da insan haklarına saygı ve demokrasinin daha fazla zarar görmesine neden olacaktır” sözleriyle tepki göstermiştir (http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28162034.asp).