Friday, October 15, 2010

YUNANİSTAN ÖRNEĞİNDEN DERSLER

* Yunanistan’ın düştüğü malî bunalımdan çıkış için AB’ninönerdiği yollar basına yansıdıkça Osmanlı’nın çöküş yıllarında, Avrupa’nın askerî ve ekonomik bakımdan güçlü devletlerinin teklifleri akla geliyor.. Yine Avrupalı devletler tarafından uygulanan, kaynaklarını tükettirme politikaları sonucunda Osmanlı’nın aldığı borçlar çare olamadıktan başka, faizleri de ödenemez hale gelmişti.. Anlaşılan Yunanistan, AB kaynaklarından aldığı malî destekleri veya yardımları, Yunan halkının gerçek refahını sağlayacak yatırımlara değil de, gündelik hayatını güzelleştirmeye harcamış. Nitekim, Başbakan Yorgo Papandreu asıl sorunun rüşvet ve yolsuzluk olduğunu açıkladı.. Ama anlaşılan, bu yolsuzluklar devlet katında yapılmış; meselâ, Yunanistan AB kaynaklarını, kurallara uygun olmayan bir şekilde dağıtmış, Yunanistan kırsal alan üretimleriyle ilgili alacağı yardımlar hususunda AB’yi aldatarak, uydu vasıtasıyla yapılan ölçümleri, zeytinliklere plâstik ağaçlar yerleştirerek yanıltmış!!. Şimdi bu yanlış, haksız ödemeler için AB, Yunanistan’dan 132.4 milyon euro’yu geri istiyormuş…(Türkiye’de de, bir şeyler hatırlatıyor mu? Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da tarım ve hayvancılığı geliştirmek için 1983-1984’lerde verilen kredilerin ölü yatırıma dönüşüp, İstanbul’a transfer olup, yeni zenginler yarattığı hatırlanıyor mu? O zenginlerden bugün hiçbiri kalmadı sanıyorum… Ama, o zamanlar bunların adı reform idi.. Bunlar ne zaman oldu? Rahmetli yöneticilerin adını zikretsek, hemen siyaseten tarafgirlik damarları kabarır ama……. Kendi memleketini ve devletini bu kadar hoyrat yöneten (!) ülke var mı acaba diye düşünüyor insan..)

* AB’nin çekirdek devletlerinden olan Almanya’nın bazı siyasî çevreleri ve basını Yunanistan’a, Akropolis’i ve bazı Yunan adalarını satmalarını öneriyor; Almanya’nın iktidardaki Hristiyan Demokrat Birlik Partisi ve koalisyon ortağı Hür Demokrat Partisi’nin bazı üyeleri, Alman Hükûmeti Bakan’larından Josef Schlarmann Yunanistan’ın iflasın eşiğine geldiğini, iflas edenin herşeyini paraya çevirmek zorunda olduğunu belirterek, Ege denizindeki bazı adaları satması önerisinde bulunuyorlar.. Hatta, adaların satışı konusunda Almanya’da mevcut bir pazarın bulunduğunu belirtiyorlar.. Haberlere göre, Hamburg’daki “Vladi Private Islands” adlı şirket, şimdiden adalardan biri için 45 milyon euro teklif ediyor. Bütün bu sözlerin ve önerilerin muhatabı durumunda olan Yunan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Dimitris Droutsas, Alman Bakanların bu açıklamaları karşısında, “Böyle bir zamanda bu öneriler hiç uygun değil.” gibi nazik (!) bir cevapla tepki gösteriyor..

* Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun Almanya’ya gittiği gün, bizim basınımızda yer alan bir açık mektup da (6 Mart 2010), ibret vericidir; “Açık Mektup”, “Bild Gazetesi Editörleri” imzasıyla yayımlanmıştı ve Yunanlılar’a, daha çok çalışmalarını tavsiye ediyor, rüşvetin yaygınlığından şikayet ediyor, AB fonlarından alınan milyarlarca euro’nun nasıl dolandırılmış olduğundan yakınıyordu. Bu arada ise, Yunanistan Hükûmeti bütçe açığını kapatmak için paket üstüne paket açıklıyor; tabiî bu paketler tasarruf ve zam içeriyor..; ödeneklerden %12 kesinti gibi, Emekli Maaşları’nın 2010’da dondurulması, akaryakıt fiatlarına 3 ile 8 sent arasında bir zam, alkollü içeceklere, sigaraya, lüks harcamalara zam gibi.. Bu kemer sıkma tedbirlerini de, sosyal bir bunalım ve protestolar izliyor; tedbirler paketinin, “halkı yoksulluktan sefalete götüreceği”ni belirten çalışanlar, “Bütçe açığına zenginlerin neden olduğunu ve onların yerine bedeli kendilerinin ödemeyeceğini” belirterek, protestolarının süreceğini duyurdular; bu doğru olabilir.. Çünkü, bizdeki krizlerin aşılmasında uygulanan paketlerin sonunda da, zenginler daha zengin, fakirler daha fakir oldu….

* Alman Bild gazetesinin malûm mektubu Yunan Başbakanı Yorgo Papandreu’yu kızdırıyor ve Yunan gazetelerini de öfkelendiriyor ama, Rusya’nın en zengin iş adamlarından biri olan Mihail Prohorov, derin bir malî ve ekonomik bunalım yaşayan ve iflâsın eşiğinde görülen Yunanistan’ı “satın almayı” öneriyor; şaka yollu da olsa, 45 yaşındaki bu dolar milyarderi Yunanistan’ı satın alırsak Olimpiyatlar’ın anavatanı da bizim olmuş olur diyor.. Bir taraftan da Fransa, herhalde iyi polis rolünde, Yunanistan’a yardım edileceğini ifede eden demeçler veriyor.. Ama, bir süre sonra Fransa’nın yardımsever görünmesinin içyüzü açığa çıkıyor; meğer ki, Yunanistan’ın iflastan kurtarılması plânına öncülük etmesi beklenen Fransa, Atina’ya savaş gemisi ve uçak almayı şart koşmakta imiş.. Almanya da benzer bir tutum içinde; daha fazla borçlandırarak, borç krizinden kurtarma? Haberlere göre, bazı Yunan yetkililerinin, Reuters’a yaptıkları açıklamalarda Fransa’nın ve Almanya’nın, krizi, silâh satışı gerçekleştirmek için baskı unsuru olarak kullandıkları yolunda açıklamaları yer aldı.. Bu hususta Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun bir danışmanı, “Kimse, “savaş gemilerimizi alın yoksa iflâs etmenize izin veririz’ demiyor.. Ancak silâh alırsak daha çok destek verecekleri çok açık.” diyor (Milliyet, 24 Mart 2010, s:8)..

Yunanistan’a, Fransa 6 firkateyn, 15 helikopter ile 40 kadar Rafale savaş uçağı, Almanya da ThyssenKrupp marka bir dizel denizaltı satmak istiyorlar; gülünecek gibi ama, bu hususta Yunan Savunma Bakan Yardımcısı Panos Beglitis, denizaltıyı 300 milyon euro’ya alıp, 350 milyon euro’ya satacaklarını, böylece kâr edecekleri yolunda beyanat veriyor.. Bir taraftan da, bankalardaki paralarının krız sebebiyle vergilendirilmesinden korkan ve Yunan ekonomisinin geleceğinden endişe eden Yunanlılar’ın paralarını yurtdışına kaçırdıkları bildiriliyor: “Yunan basınında, 2009’un son aylarında başlayan “kaçış furyası” çerçevesinde, bankalardaki hesaplardan çekilerek yurt dışına götürülen miktarın yaklaşık 10 milyar euro olduğu belirtildi.”

Bu arada en akıllı sözü Yunanistan Ana Muhalefet Partisi Başkanı Andonis Samaras söylüyor: “ Biz kendi kendimizi kurtarmazsak, bizi kimsenin kurtarmaya niyeti yok..”

* Yunanistan’ın yaşadığı kriz, AB içinde karşılaşılacak bu tip sorunlarda, vaktiyle-kuruluş aşamasında bir çare düşünülmediğini gösteriyor; krizin, AB’nin çekirdek-zengin devletlerinin kişisel–parasal yardımlarıyla çözüleceği düşünülmüş.. Ama, bu devletler bu yükü kişisel olarak yüklenmek istemiyorlar; hatta, Almanya Başbakanı Angela Merkel, kurallara uymayan ülkeyi “Euro Bölgesi”nden çıkarmaya imkân verecek yeni düzenlemeler istiyor… Haklı olarak kamu oyları de tepki gösteriyor.. Başbakan Papandreu ise, bir ülkeyi Euro Bölgesi’nden atmanın aynı zamanda, birlik için de başarısızlık demek olacağını söyledi.. Önceleri IMF ile görüşmeyi düşünmediklerini söyleyen Başbakan Papandreu, AB Malîye Bakanları Toplantısı’ndan bie netice elde edemeyince IMF ile görüşebileceklerini ifade etmeye başladı; AB kaynakları da, “IMF mantıklı olur.” demeye başladılar; Yunanistan’ı, uluslararası kapitalizmin sofrasına mı atacaklar acaba? Bu bağlamda, bir “Avrupa Para Fonu” kurulması tartışılıyor.. Böylece, AB’nin bütün ortakları bunalımdan payına düşeni hissedecek. Malûm ifade, bütün üyeler ellerini taşın altına koyacak.. Bu konu ve Avrupa Para Fonu’nun kurulması, Avrupa’yı ABD’nin parasal çekim-kontrol alanından çıkarır mı? Eğer öyleyse de, kurulabilir mi? Yani açık-seçik böyle bir kurumlaşmaya ABD onay verir mi?

* Yunanistan’ın krizden kurtarılması için, 25-26 Mart’ta Brüksel’de toplanacak “Avrupa Birliği Zirvesi”, yeni bir havuç olarak ümit verirken, en dürüst ve acıklı konuşmayı, son noktaya bir adım uzaktayız diyerek Yorgo Papandreu yaptı..

* Mart ayının her gün değişen iç ve dış gündeminde Yunanistan meselesine dikkat çekmemizin iki nedeni var; birincisi, Osmanlı borçlanmaları sırasında ve Duyûn-ı Umumîye yönetiminde Osmanlı Devleti’nin, Batı’nın güçlü devletleri karşısında ne kadar çaresiz ve acınacak hâle düşmüş olduğunu iyi anlamak.. İkincisi de, bugün ve bundan sonrasında iyi yönetilemeyen Türkiye’nin bir kriz anında nelere muhatap olabileceğini şimdiden düşünmek ve o hallere düşmemek.. Aslında bunun için Türk devletinin ve milletinin toplumsal- zihinsel veri tabanında yeterince malûmat var..

TARİH DERSİ..

* 10 Şubat 2010 tarihli basında Avrupa Parlamentosu (AP) Raporu yer aldı; önce, rapordaki yalnızca Kıbrıs’la ilgili cümlelere itirazlar görüldü.. Yanlış hatırlamıyorsam, “Tvnet” haberlerinde raporun içeriği hakkında daha ayrıntılı bilgiler vardı. Basın, bunlara daha sonra, ilgi dağıldıktan sonra biraz yer verdi. Meselâ, rapor cem evlerinin ibadethane sayılmasını, zorunlu din derslerinin kalkmasını, Heybeliada Ruhban okulunan derhal açılmasını da istiyordu.. Bunlara katılır katılmazsınız; mesele o değil.. Avrupa Parlamentosu, bir siyasal parti imiş gibi Türkiye’ye müdahale ediyor.. Sınıfsal, kişisel, malî, ticarî kendi çıkarına olunca müdaheleci politikaya ses çıkarmayanlar, bunu bir bağımsızlık, egemenlik meselesi olarak görmezse, yarın başka bir müdahaleci siyaseti nasıl reddedecek? “Bağımsızlık” idealinden, çıkarımız lehine müdahale olunca vazgeçebiliyorsak, toplumun bir bölümü her zaman için yabancılarla, ecnebi devletlerle işbirlikçi (hain demeye insanın dili varmıyor; kanunu da yok zaten) olabilecek öyleyse.

Evet, yalnızca Kıbrıs la ilgili kısmı ve buna yapılan tepkiler duyuruldu. Hükümet çevreleri de tepkilerini Kıbrıs maddelerine gösterdiler.. Avrupa Parlamentosu’nun kabul ettiği fakat bağlayıcılığı bulunmayan raporda, Kıbrıs’taki müzakerelere katkı için Türkiye’den Ada’daki askerlerini “derhal çekmeye” başlaması, KKTC’ye yerleşen Türk vatandaşları sorununu çözmesi ve kapalı Maraş bölgesini Rumlara açması istendi.

Türkiye’ye ayrıca, “Gökçeada ve Bozcaada’daki Rum halkının mal edinme ve eğitim haklarıyla ilgili sorunları çözmesi, bu adaların iki kültürlü yapısını koruması” talep edildi; yukarıdaki ve alttaki paragrafataki “sorunları çözmesi” lâfına bakıp ta, Türkiye’yi sorun yaratan, anlaşmalara aykırı davranan, anlaşmaktan kaçınan taraf olarak algılamayın.. Bu üslûp çok önemlidir.. Üslubu önemsemeyip, gerçeği farketmezseniz, bir süre sonra geçimsiz ve sorunlu olarak kendinizi, yani Türkiye’yi ve Türkler’i görmeye başlarsınız; bu statüler Lozan’a göre tanzim edilmiştir ve sigortası yine Lozan’a bağlı olarak karşılıklılık ilkesidir. İstenen, tıpkı Tanzimat’taki gibi evrensel değerler (!) adına imtiyazdır..

Ayrıca Avrupa Parlamentosu (AP), “Balyoz Operasyonu”ndan duyduğu endişeyi de ekledi ve hem Ergenekon süreci, hem de Balyoz iddialarının “kaygı verici” olduğunu belirtti. Raporda ayrıca Türk Hükümeti’ne bir çağrı yapılarak, Ergenekon dava sürecinde tüm sanıkların haklarına saygı duyulması gerektiği belirtildi ve Türk hükümetinin “bu süreci fırsat bilip, siyasi muhalifler veya hükümete eleştirel bakan gazeteci ve akademisyenler üzerinde haksız baskı uygulamaması” istendi.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında ise, Avrupa Parlamentosu Raporu’nun üslubu ve tektaraflı kaleme alınışı eleştirilmiş, AB’nin Türkiye’ye karşı yerine getirmediği taahhütlere değinilmemiş olmasının bir eksiklik olduğu belirtilmiştir. Kıbrıs konusunda ise, Avrupa Parlamentosu’nun, Kıbrıs Rum tarafının sözcüsü gibi davranmaktan ve tüm mesnetsiz iddia ve taleplerin sözcüsü olmaktan kaçınması lazım geldiği belirtilmiştir.

* Tarihin tecrübe hanesine kaydedeceği bir haber de, Avrupa’daki malî krizden çıktı; malûm, Yunanistan, AB’ye katılınca, Avrupa devletlerinin büyük bir sevgisine ve sempatisine mazhar olmuştu; doğru bir yanı yok ama, eski Ege havzası uygarlığının varisleri olarak bu sempati ve destek Yunanistan’ı kısa zamanda 30.000 dolarlık kişi başı gelir seviyesine yükseltmişti; bu politikada Türkler’e karşı bir kıyas, kıskandırma, imrenme yaratma gibi “yumuşak güç” politikalarının da yeri vardı belki…. Netice, Yunanistan iflasın eşiğine geldi.. İktisadçıların yorumu muhtelif… Ama siyaseten Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun sözleri ibretlik; “Egemenliğimizi teslim ettik.”. Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu, Yunanistan’ın içine düştüğü ekonomik bunalımdan çıkabilmek için, egemenlik haklarından bir kısmını Avrupa Birliği’ne teslim ettiklerini söylemiştir;AB’deki ortaklarımızın desteği karşılığında ülke olarak egemenliğimizin bir kısmını teslim ettik.” diyen Yunan Başbakanına, Yunan basını da sert tepki gösterdi. (Milliyet, 13 Şubat 2010, s:8)

IMF, dış kredi imkânları, borç vermeler veya borç çevirmeler, krizden kurtarmalar vs., karşılığında ne verilir, neye söz verilir de bir ülkenin “Egemenlik” haklarını kısıtlanabilir? Biz de, bütün bunları, bize uluslararası piyasanın güveni, dış itibarımızın göstergesi, ekonomimizin gelişim kapasitesi zannediyorduk…..

* Daha önceleri de, Gorbaçov’un bir beyanatı basına yansımıştı: Avrupada 1989’da başlayıp, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sonuçlanan tarihsel gelişmelerin 20. yıldönümünde İngiliz Yayın Kuruluşu BBC’nin Rusça bölümüne bir beyanat vermişti. Bu beyanatında, ABD ile yapılan zirve görüşmelerinin perde arakasındaki bazı olayları aydınlatacak bilgiler verdi. ABD Başkanı’nın ve Dışişleri Bakanı’nın verdikleri sözleri tutmadıklarını, Sovyetlerin 1991 yılında parçalanmasından yararlanarak tutum değiştirdiklerini anlattı ve “Amacım ülkenin parçalanmasını önlemek ve demokratikleşmesini sağlamaktı, ama artık geç kalmıştım.” dedi. (Milliyet, 23 Eylül 2009, s16).. Gorbaçov’a ne diyebilirsiniz? Adam iyi niyetli, temiz, çalışkan ve ülkesini seviyor; ülkesinin birliğini ve demokrasiyi için savunuyor. Öyleyse, o hatalı olamaz… “Batı” onu aldattı!!.

Türkiye iç politikada buhranlı bir dönemden geçiyor.. Belki de, Türkiye’nin 21. yüzyıldaki konumunu tayin edecek bu gelişmelerin, insanların kendi meşreplerine ve pozisyonlarına göre yorumlayıp, toplumu şekillendirme çabalarına şahit oluyoruz.. Ama, Aslı Aydıntaşbaş’ın analizi görmemezlikten, duymamazlıktan gelinemez; Türkiyede, siyasal oyun kuruculuğun (yani sorunların tespitinin, çözüm yollarının tartışılmasının, siyasal gündeme sahip olma gücünün) artık Türkiye’nin siyasal aktörlerinin elinde olmadığına işaret ediyor ki, bu çok önemlidir.. Ve, şöyle bitiriyor yazısını; “ Hükûmet’te, orduda, medyada birçok kişi ülkede Ergenekon ve bazı davaları yönlendiren, bu davalarla ilgili haberleri servis yapan üçüncü bir güç olduğuna, kontrolün onların elinde olduğuna inanıyor… Ancak artık o efsanevi gücün de varlığını, ne amaca hizmet ettiğini anlamak ya da kontrolü elinde tututuğuna inanmak mümkün değil..” (“Kumanda artık kimsenin elinde değil”, Milliyet, 25 Şubat 2010, s:20)

* İşte bu noktalarda “Tarih” devreye girer; tarihin verdiği dersin bedeli bağımsızlık/egemenlik ve vatan topraklarıdır. Yanlış bir politikayla ders alırsın ama, o ders kaybınızı gidermez… Ancak, sonraki kaybınızı önleyebilir.. O da, unutmaz, zihinsel veri tabanında daima güncelleme yaparsanız.. Yoksa, tarih tekrar eder….

GÜZEL HABERLER BUNLAR

*Tüm parasını okul yapımı için bağışladı

Gürkay Gündoğan/Zonguldak, (DHA) 23 Aralık 2009

Zonguldak’ta memur olarak çalıştığı Türkiye Taşkömürü Kurumu’ndan (TTK) emekli olan 67 yaşındaki Yılmaz Yavuz, yaşamı boyunca biriktirdiği 1 milyon TL’yi eğitime bağışladı. Yavuz, yaptıracağı okulun protokolünü imzalarken ağladı: TTK Eğitim Daire Başkanlığı’nda eğitim uzmanı olarak çalışan ve 2002 yılında emekliye ayrılan Yılmaz Yavuz, iş hayatı boyunca biriktirdiği 1 milyon TL’yi eğitime bağışladı ve “100. Yıl İlköğretim Okulu”na yaptırılacak 80 derslikli ek binanın protokolünü Vali Erdal Ata ile imzaladı. Vali Ata’nın makamında imzalanan protokole göre, Yılmaz Yavuz’un babası Şükrü Yavuz’un adı da, 1943- 1945 yıllarında öğretmenlik yaptığı “Kilimli-Merkez İlköğretim Okulu”na verilecek.

İmzaların atılmasından sonra konuşan Vali Erdal Ata, bağış yapmak için ille de bir işadamı veya zengin olmanın gerekmediğini belirtti. Ata, “Emekli bir madenci var karşımızda. Yıllardır biriktirmiş ve okul için bağış yapıyor. Gerçekten duygulanmamak elde değil. Allah herkese böyle bir evlat nasip etsin. Bunun bir örnek teşkil etmesini temenni ediyorum. Hayırseverlerimizi okul yaptırmaya davet ediyorum” dedi.

Vali Ata’nın konuşması üzerine ağlayan Yılmaz Yavuz, “Çok duygulu anlar yaşamaktayım. Çok mutluyum. Hayalimi gerçekleştirdim. Babamın öğretmenlik yaptığı okula isminin verilecek olmasından dolayı mutluyum” diye konuştu.

* “Bir Türk, Nobel Tıp Ödülünü alacak”

Eyüp Can (Hürriyet, 26 Aralık 2009)

Eyüp Can, yukarıda başlığı belirtilen köşe yazısında, en geç beş yıl içinde, bir Türk bilimadamının “Nobel Tıp Ödülü” alabileceği bir projeyi konu ediyor; yazıda, Boğaziçi Üniversitesi’nde bir toplantı yapıldığı, bu toplantının hedefinin Türkiye’yi bir biyoteknoloji merkezi haline getirmek olduğu, bu düşünce ve teşebbüs için İshak Alaton öncülüğünde, İsveç, Norveç ve Danimarka’da yaşayan Türk iş adamlarının katılımıyla 1 milyar dolarlık bir fon oluşturulduğu, bu teşebbüsün şimdiden tıbbî araç-gereç alanında başarılar elde ettiği anlatılıyor..

İshak Alaton, önümüzdeki 5 yıl içinde bir Türk bilimadamının Nobel Tıp Ödülünü alacağını kuvvetle umduğunu belirtiyor, hatta o kişinin adını bile verebileceğini söylüyor.. Bu hususta şöyle diyor; İsim verip diğer adayları yarıştan düşürmek istemem. Ben sadece şu kadarını söylüyorum, 5 yıl içinde Nobel Tıp Ödülü’nü bir Türk alacak. Ben kim olduğunu biliyorum ama o kendisini bilmiyor olabilir. Tek ricam ödülünü aldığında bu sözlerimi hatırlasın ve karşılığında bize Boğaz’da güzel bir rakı-balık ısmarlasın..”

* Üstün zekâlı çocuğunuz varsa bu yazıyı mutlaka okuyun

Gila Benmayor (Hürriyet,1 Ocak 2010, s:16)

Bu haberde, Türkiye’nin başarılı girişimcilerinden olduğu belirtilen ve daha önceki projelerinden övgüyle bahsedilen Alphan Manas’ın yeni bir projesi konu edilmektedir; Türkiyenin üstün zekâlı çocuklarını erken yaşlarda ortaya çıkarmak ve onların eğitimlerini garanti altına almak.. Bunun için, MENSA’nın Türkiye ayağı kurulmuş: MENSA “Üstün Zekâlılar ve Yetenekliler Topluluğu), 1946 yılında İngiltere’de kurulmuş ve 100 ülkede faaliyet göstermekte olan bir kuruluş.. 100.000’e yakın üyesinin olduğu, bu kuruluşa üye olabilmek için zekâ katsayısınızla (IQ) dünya nüfusunun %2’sine dahil olmak gerektiği ve Türkiye’deki üye sayısının ise 15 olduğu haberde belirtiliyor.

Alphan Manas’ın, kendisine başvuran çocuklara, 9, 10, 11 Ocak 2010 tarihlerinde, İstanbul, Ankara ve İzmir’de bir test uygulayacağı haberin devamında belirtiliyor. Bu hususta bilgi için ise, www.mensa-turkey.org adresi gösterilmiş. Bu çocuklar tespit edildikten sonra, “Türkiye Üstün Yetenekli Çocukları Eğitim Vakfı” devreye girecek ve bu çocuklara devlet ve özel sektörün katkılarıyla burs sağlanacak. Böylece hedefin, 2023 yılına kadar, bilim dalında Nobel ödülü alacak bir bilimadamı yetiştirmek olduğu ifade ediliyor.

* “Yardıma gittiği Peru’da hayatını kaybetti”

Selçuk Yaşar/İstanbul,(Hürriyet, 9 Ocak 2010, s:5)

Habere konu olan Hasan Ertürk, “Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı” (TİKA) ve “Kimse Yok Mu Derneği” için uluslararası yardım koordinatörü olarak çalışmakta; beş dil bilen Hasan Ertürk, Gazze ve Batı Şeria’da da yardım koordinatörlüğü yapmış.. 2007’de Peru’da meydana gelen ve 510 kişinin ölümüne neden olan 7.9 şiddetindeki depremin ardından yardım koordinatörü olarak Peru’ya gitmişti; en son ise, 2009 Kurban Bayramı’nda Peru’daki 3 bin çocuğa kıyafet ve gıda yardımı dağıtmıştı.

Hasan Ertürk (37), 1 Ocak’ta Peru’nun başkenti Lima’da hayatını kaybetti. Cenazesi İstanbul’a getirildi ve kılınan cenaze namazından sonra Kocasinan’daki aile kabristanlığında toprağa verildi..

Sadece temenni etmekle olmuyor; işte görülmek ve konuşulmak istenen Türkiye ve Türk insanı bunlar.. Bu insanları saygıyla anıyorum ve böyle insanların toplumumuzda daha çok olmalarını diliyorum..

SORULAR, SORULAR

* Romanlarda müziklerde yeni bir rüzgar başladı; malzeme olarak kendisine “kürt” varlığını seçti; kimi babaannesinden dinlediklerini, kimi amcalarından dinlediklerini yazıyor. Veya yazma yeteneğini böyle kullanıyor.. Bunun kapısını en baştan “Tarihle yüzleşmek” diye açtılar.. Bir bakıma tarihsel Freud’izm midir acaba? Yahut ta, Hristiyanlık’taki kapalı dolapta itiraf mekanizması mıdır? Bunları yazanlar, dönemin tarihsel ortamını, sorunları, uluslararası konjoktürü hesaba katmadan, tamamen “hafızalar”a dayalı tarih yazıyorlar; o bakımdan bir de demezler mi ki, tarih belgelerden arşivlerden öğrenilmezmiş, edebiyat ve biyoğrafilerden öğrenilirmiş.. Eskiden yoktu, yeni çıktı bu rivayet.. Halbuki, anılar tarih araştırmalarının en az güvenilir belgeleridir.. Ama niyet başka olunca, yani yıllar yıllar sonra zihinleri belli bir yönde şekillendirmek hedef olunca edebiyat, sanat, sinema vs. en etkili araç oluyor. Ve bir de, ilim ve araştırmayı hiçe sayan tanıtım yazıları da yazılıyor..

* Cehalet, kolayı arıyor, zahmete gelmiyor; insanlar film seyrederken tarih de öğreneyim istiyor. Film seyrederken sosyoloji de, uluslar arası ilişkileri de öğreneyim istiyor.. Hangisi doğru? Sen ne taraftaysan o doğru!?

* Anketlerde, %86 oranında anadilinin Türkçe olduğunu söyleyenler de, tembellikten, bilime kayıtsızlıktan bir süre sonra, “herhalde öyle olmuştur zahir..” diyor.. Veya kendisini de suçlayarak, mesela orduyu da suçlayanlara hak vererek, olmuştur herhalde, yapılmıştır herhalde diyor; kimse taşı ilk atanı sormuyor.. Mirasyedi hovardalığı veya cömertliğiyle tarihini harcıyor.. Mehmet Akif’in şiirindeki gibi; iki vasıfsız amele, ellerindeki balyozla, bu kubbe yıkılacak desen Süleymaniye’yi iki saatte yerle bir eder.. Ama Süleymaniye’yi dikmek için bir Kanunî, yetmiyor bir de Sinan lâzım…..; yani bir Mustafa Kemal lâzım, yetmiyor bir de Sakarya, Dumlupınar lâzım..

* Kimilerinin bilerek, kimilerinin de gafletle bölücülük yaptığını düşünüyorum; bilerek yapanlar, Türkiye’den bir devlet çıkarmak iddiasında olanlar.. Bu yeni bir şey değil; “Batı”nın, dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nun altından çıkan alt kültür gruplarına etnik hüviyet kazandırma stratejisinin ve yüz yıllık “Hasta Adam” politikasının sonucu.. Bir de bu konuları yazıp çizerken bir üslûp dikkatsizliği var; “iki taraf arasında süren otuz yıllık savaş..” vs, vs… “İki taraf” ve “savaş”; uygun tanımlamalar mı? Memleketimizde Kürtçe konuşan vatandaşlarımız hep böyle mi düşünüyor..? Niye genelleme yapılıyor? Yine, “Kürt hareketi”, “bir Kürt partisi….” gibi genellemeler; öbür partiler ne veya kimin partisi.. Bu tanımlamalar, nihayet muhatap alınanları kitleselleştirmekten ve itmekten başka neye yarar? Evet, farklı bir dil (?) konuşuluyor, fakat örfî ve dinsel elli tane ortak noktamız var; ırk ile milliyetin aynı olmadığını bunları yazan çizenler bilmiyor mu? Bir ırkı, bir mezhebi temsilen bir parti kurulabilir mi yasalara göre? Fiilen bir “Kürt “partisi olduğuna göre, diğer ırktan olduğu iddia edilenler tarafından da aynı nitelikte parti kurulabilir mi?

* Dünyaya gelirken doğacağın yeri, ananı babanı seçme özgürlüğü mü var? Her Türk “Türkçü/Turancı”, her Müslüman “Ümmetçi/dinsel siyasetçi” olmak zorunda değil de, her Kürt mutlaka “Kürtçü/bölücü” olmak zorunda mı? Bu hususta sitelerin birinde bir şiir gördüm; nakaratını paylaşayım istedim:
“Uyan Türk evlâdı, uyuma uyan
Otuz kupona alınmadı bu vatan…”
(http://bmcgrup.blogcu.com/sozde-kurdistan-haritasi/2970248)

* İdeolojik doğmatizm hâlâ terkedilmiş değil, uğranılan kişisel, ailesel haksızlıklar devlet ve millete kin ve nefrete, neticeten intikam duygularına dönmüş durumda; kendi memleketini, bu kadar hor kullanan, kendi geçmişinden bu kadar hoyrat söz eden başka millet var mı acaba?.. Hiç olmazsa vatandaşlarımız, bunları yapanlara bakıp, yerine koymaya kalkışılan yeni millet, yeni yönetim kavramlarına baksınlar; ırklarını, kurmak istedikleri devletlerini nasıl yüceltiyorlar, nasıl idealize ediyorlar, nasıl üzerine titriyorlar.. Hani tarihle yüzleşilecekti, hani kendimizi aşacaktık ya; hep Türkler mi tarihiyle yüzleşecek, hep Türkler mi kendini aşacak? Bunları söyleyip yazanlar, siyasal ve coğrafî talepte bulunanlar niye yüzleşmiyorlar ve kendilerini aşmıyorlar??

* “Sevgili Vatandaşlarım” diye hitap etmiyorlar artık bize, siyasetçisinden sanatkârına kadar mikrofonu eline alan Laz, Çerkez, Kürt, Ermeni, Rum, Alevi vs. vs. vs..; bir bakıyorsunuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ırkçılıkla suçlanıyor; “Türk” diye bir ırkın olmadığı, hep karışmış kaynaşmış olduğumuzdan behsediliyor, ama nedense Kürtler veya diğerleri kimseyle karışmamış, kaynaşmamışlar, Med’lerden ( bir rivayete göre Mitannilerden, bir rivayete göre Hurrilerden bir rivayete göre Karduklardan…….) bu yana yaklaşık 2500 yıldır saf kalabilmişler. Hem de bu coğrafyada hiç devlet kuramadıkları, hiç hakim olamadıkları halde, hem de İskender’den Persler’e, Ermeniler’den Türkler’e Araplar’a kadar halklarla ve bu halkların yönetiminde yaşadıkları halde.! Müslüman, Hristiyan, Zerdüşt, Mani inançlarının hakimiyet alanında yaşadıkları halde..! Türkler, siyaseten, tarihen ve kültüren Türklük güderse, “Türk” kelimesini tanımlayıcı olarak kullanırsa ırkçı oluyor, ama “Kürtlük” veya diğerleri kullanılınca ırkçılık olmuyor.. ???

* “Ilımlı İslâm” politikalarına gelince: Uluslar arası ilişkilerde dinsel ve millî (ulusal) hislerin ne kadar etkili olduğu yaşanan siyasal olaylarla sabittir.. Müslüman devletlerin “fetih” politikaları, dinamizmini bu kaynaktan alır; Batı’lı devletlerin “Haçlı” politikaları da.. Ama bazen de sorun aynı dinden veya aynı soydan olan devletler ve milletler arasında olursa politika enerjisini ve meşruîyetini (kabul edilebilirlik gücü) nereden alacaktır? Siyasal tarihte bunun örneği pek çok; iki dünya savaşı da Hristiyan devletler ve topluluklar arasında patladı.. Türk tarihinde de, Ankara Savaşı, Osmanlı- Memluk ve Safevî savaşları, Anadolu Selçuklu ve Eyyubî mücadelesi gibi (1230 Yassçimen Savaşı)… Herhalde o zaman hanedan bağı, siyasal (çıkar) ittifaklar veya aynı dinden olunmasına rağmen bu sefer de mezhebî bağlılık gibi daha alt mensubiyetler öne cıkacaktır..

* Türk İstiklâl Harbi’nde dinsel ve ulusal hislerin bir arada büyük bir mücadele enrjisi yarattığını görüyoruz; buna siyaseten var olma iddiası, bağımsızlık ilkesini da katmak gerekir..

* Millî/ulusal hislerdeki yoğunlaşmanın, dinsel hisleri bastırıp nötralize ettiği görülmüyor ama, baskın dinsel hislerin ulusal hisleri yok ettiği yargısı tamamen yanlış değil.. Ama bu yorumlama, din ve milliyetin aynı sayıldığı Yahudi toplumu için bir istisna olabilir.. Arap toplumunda ise, din ve milliyet bir mi? Onların arasındaki mücadelede de, mezhebî aidiyet öne çıkarılmıştır.. “İslamcılık” akımı Osmanlı’da “Türk” unsurunun ulusal aidiyetini epeyce çökertmişti.. Ama, İslamcılık/Ümmetçilik akımı, tarihsel görünümüyle bir Arap milliyetçiliği/Arap ulusçuluğu biçiminde tezahür etmiştir; Hrıstiyan Araplar da, “Panislamizm” akımını desteklemişledi.. Osmanlı son dönemlerinde ve Cumhuriyet döneminde milliyeçiliğin, dini değil ama dinsel siyaseti reddetmesi yani lâik siyaset geleneğini tercih etmesi Ümmetçi çevreler tarafından dini red, dine karşı olmak biçiminde değerlendirilip, propaganda edilmiştir..

* I. ve II. Irak savaşlarında Kürt toplulukları aynı dinden oldukları halde ulusal hisleriyle hareket ederek, Hristiyan Amerikalılar’la askerî ve siyasal işbirliğine girmişlerdir; hatta aynı ittifakı yapmakla Türkiye’ye şantaj bile yapmaktadırlar.. Araplar ise, aralarındaki Sünnîlik ve Şiîlik aidiyetini aşarak ulusal bir kimlikte birleşememişlerdir.. Kürtler ulusal kimliği ön plâna alırken, bin yıldır dinsel siyaset geleneğine sahip olan Araplar, bunu bir türlü aşarak ulusal kimlik aidiyetine ulaşamamışlardır?.. Mezhep, hanedan ve her an değişebilen ittifak grupları halinde bulunmaktadırlar..

* Öyleyse, Türkiye’de ve de Türk halkına yönelik “Ilımlı İslâm” politika ve propagandalarının amacını, faydasını ve zararını yeniden düşünmek lâzım; mesele sadece “tolerans ve hoşgörü” meselesi olarak görülmüyor.. Türkiye’de millî/ulusal hislerin bir arada tutacağı ve siyasal bir enerji yaratacak olan ezici çoğunluktaki kitle, yani “Türk” kitlesi, Nurcular, Süleymancılar, Nakşibendiler, Fethullahçılar, Alevîler vs, vs, vs olarak dinsel hisleri ulusal hislere baskın gelen gruplara bölündükçe ülkenin ve milletin dayanma gücü kalır mı? Üstelik tarihsel tecrübe, bu dinsel bakımdan parçalanmanın hoşgörü ve barış getirmeyip, gittikçe aşırılaşan, katılaşan, birbirini dinden sapmakla suçlayan “Takva” tartışmalarını getirmiştir; ilginçtir, Suudî Arabistanda ilk kez, kız erkek öğrencinin karışık okuduğu “Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi”nin kurulmasına izin verdiği için Suudî Arabistan Kralı Abdullah, El Kaide örgütü tarafından dinsizlikle suçlanmıştır (Milliyet, 5 Kasım 2009, s:11).. Osmanlı döneminde de, 16. yüzyılda bir Kadızâdeliler hareketi vardır..

* Netice, “Ilımlı İslâm” politikaları, ana Türk kitlesini parçalamaya yönelik olup, sosyal mozaikleştirme politikalarının bir parçası mıdır?

* Aralık ayının ortalarındayız; bütün yurtta terörist faaliyetler tırmandırılıyor, kurtarılmış bölge provaları yapılıyor.. Yer yer vilayetlerde ve bazı ilçelerde küçük büyük gruplar, emniyet güçlerine ve onların ailelerinin oturduğu lojmanlara yani sivil hedeflere saldırıyorlar.. Böylece oluşturulacak “isyan” bilinci ve duygularıyla, öngörülen bir günde yapılacak bir halk ayaklanmasının provası yapılıyor gibi; tabiî halkın, bu strateji istikametinde sürüklenip sürüklenmeyeceğini, bir toplu kalkışmaya yönelip yönelmeyeceğini kestirmek güç.. Ancak Türkiye’nin iyi yönetilemediği de kesin.. Kimileri de, geçmiş yıllara ve 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a atıflar yaparak, federasyonu bile tartışarak, Kürtlere özerklik verme fikrinde idi diyerek (Zaman, 10.12.2009) tartışmaları siyasal boyuta taşımak istiyor sanki… Hatta, bir zamanlar Atatürk’ün böyle bir vaadinin olduğunu bile iddia etmişlerdi; yani Atatürk, “Vatanın bütünlüğü, milletin istiklali tehlikededir.” diyecek, “Ya istiklal, ya ölüm.” diyecek, Erzurum ve Sivas kongrelerinde, Misak-ı Milli’de Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarih olan 30 Ekim 1918 sınırlarının bütünlüğü savunulacak……… sonra, İngiliz, Fransız, ABD bizi bölemesin diye önce birlikte mücadele edelim, memleketi kurtaralım, bütünlüğümüzü sağlayalım da, sonra biz memleketimizi, birbirimizi böler, bir federasyona gideriz diyecek, öyle mi!!??… Ne Atatürk’ün düşünce dünyasında, ne de tarihsel gerçekte böyle bir düşünceye yer yok….

* DTP’nin kapatılması üzerine, 12 Aralık 2009’dan itibaren çok sert ifadeler, çok sert meydan okumalar yazılı ve görsel medyada yer almaya başladı.. Hatta şimdiden Nevruz’la tehdit eden ifadeler bu günkü (12 .XII.2009) haber sitelerinde görülmeye başladı; 30 Ekim 1918’den itibaren düşünürsek, yeni bir yol ayırımındayız galiba….?

* 2009 yılı, bütün temennilere rağmen, sorunların çözümlendiği huzur ve refah yılı olamadı; 2010’un bir huzur ve refah yılı olması dileğiyle, “Yeni Yıl” kutlu olsun.

Açılım IV

* Ekim ayı başlarından itibaren Türkiye’nin gündemine yeni konular girmeye başladı; Doğan Holding’e kesilen, ederinden daha büyük vergi cezası, parti kongreleri, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın beyanatlerı üzerine yapılan tartışmalar ve en önemlisi de, Dünya Bankası ve İMF İstanbul toplantılarının başlaması.. Bu yoğun gündem, protestolar ve bu protestoların arasında zaman zaman açılım sözü de gündeme geldi.. Önce, iktidar çevrelerinde açılıma Amerikalı sinema sanatçısı Kevin Costner’in de destek verdiği, arkasından MHP milletvekili Oktay Vural tarafından, bu haberin doğru olmadığı yolunda açıklamaları meseleyi magazin dünyasına taşıdı; neticede, bu doğru olmayan haberi gerçekmiş gibi basına açıklayan AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen, bu makamını kaybetti, Kevin Costner’ın da, 16 Ekim 2009 için planlanan İstanbul konseri iptal edildi… Bu arada, 1980’li yılların erotik filmlerinin ünlü Amerikalı yıldızı Bo Derek Türkiye’ye geldi.. Ne alâka demeyin; o, açılım hakkında konuşmadı ama magazin basınında okuduğum beyanatıyla ciddi ve doğru bir söylemde bulundu ve şöyle dedi: “Bush ve Obama arasında hiç bir fark yok. Önce Bush’u, sonra Obama’yı destekledim. Ben tam ortasındayım. Çünkü Amerika’da oturmuş bir sistem vardır. Bu sistemde başkan önemlidir ama öylesine köklü bir geçmiş ve dengeler vardır ki, Başkan kim olursa olsun bu sistemin değişmesine izin verilmez.” (CafeMilliyet, 8 Ekim 2009, s:3) Aslında, Sayın Bo Derek, (eğer, 20 Ocak 2009’da Başkan Obama’nın Başkanlık görevini devralma töreninden sonra yazılanları unutmadıysanız) siyasî danışman olarak hizmet verebilir!

* 10 Ekim 2009, Türkiye ile Ermenistan arasına iyi dostluk ilişkilerinin ve iki ülke arasındaki sorunların çözüm sürecini başlatacağı umulan protokoller Zürih’te (İsviçre) imzalandı.. İmza töreninde ABD ve Rusya Dışişleri Bakanları ve AB Yüksek Temsilcisi Solana da gözlemci olarak bulundular; herhalde aslında, bu süreci desteklediklerini ve taraflardan birininin son anda bir manevra ile kaçmasını önlemek ister gibi.. Nitekim, Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın imzadan kaçınması üzerine çıkan krizi ABD Dışişleri Bakanı’nın müdahaleyle çözmesi gibi.

* Aslında, “yeni dünya düzeni”nin gereği olarak artık sıranın Güney Kafkasya’ya geldiğini söyleyebiliriz: Malûm, Doğu Avrupa’nın düzeni artık kuruldu, oturdu.. Orta Asya zaten pek sarsıntı görmeden yeni düzenini, sınırlarını ve ilişkiler manzumesini Rusya’nın gözetiminde kurdu.. Gürcistan meselesinden ötürü zaten Rusya’nın, ABD’ye diplomatik bir de borcu var.. Bu hususta, herkesin bildiği bir şey ama, Türkiye ve Türklüğün çıkarlarının korunması; herhalde bu hususta Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve diğer Kafkasya halklarından, kıyaslanamaz şekilde güçlü.. Bu gücün diplomatik karşılığını alması da Türk Hükûmeti’nin becerisine kalmış bir şey artık….

* “Açılım” politikası zik zaklarla devam ediyor; Türkiye-İsrail ilişkilerinde açılım politikası, bir kapanım biçiminde tecelli etti; aslında, “Anadolu Kartalı” tatbikatını iptal etmekte ve İsrail’in nükleer gücünü eleştirmekte Türkiye haklı.. İsrail’in nükleer gücü, Filistinliler için fazla.. O halde, bu nükleer güç kimin için? İran için mi, diye düşünmeyelim; İran’ın nükleer gücü meselesi daha bir-iki yıllık bir mesele… Suriye ile “açılım” politikası iyi bir seyirde gidiyor anlaşılan.. Aynı açılım politikası Irak ile de olacakmış; elbette iyi olur. Yalnız, bu tereddütlü ifadeler bir taraftarlık veya karşı çıkışlık olarak algılanmasın; çünkü, politikaların arka planını, doğal olarak bilmiyoruz.. Dolayısıyla, politikacılara da , bu kadar kolay malzeme olmayalım.. Gelişmelere, Türkiye’nin çıkarları ve barış açısından bakarak ve iyi niyetle yaklaşılınca nasıl karşı çıkılabilir? Politikacılar bu ortamı, kısır ve kısa vadeli politik çıkarları, için sömürmemeli, suistimal etmemeli; neticede, siyaset sonuçtan anlar.. Atatürk’ün, II. Dünya Savaşı öncesinde vasiyet gibi söylediği sözü unutmamalı; yaklaşan II. Dünya Savaşı’nı imâ ederek, “devlet adamlarının görevi, bu fırtınada devlet gemisini kayalara çarptırmadan yüzdürmektir.” demişti.. Hakkını teslim etmek gerekir ki, İsmet Paşa da, bu siyaseti başarıyla yürütmüştür.

* 19 Ekim 2009 günü yine bütün dikkatler ve söylemler birden “Kürt” meselesine odaklandı; akşam 17.00’den itibaren PKK ve Mahmur Kampı uzantılarından bir grup Irak sınırından (?) Türkiye’ye (?) geldiler.. Gelenlerin söyledikleri, “Teslim olmaya gelmedik.” sözlerini, “Etkin Pişmanlık Yasası”ndan yararlanmak istemediklerini belirten sözlerini ve daha başka manzaraları televizyonlardan canlı yayın olarak izledik; devletimizin, yöneticilerimizin söylediği gibi “büyük” ve “güçlü” olduğunu gördük..

* tvnet’in 23.00 haberlerinde (tam olarak 23.20’de) şu haber geçti: Kuzey Iraktaki PKK militanları ABD ordusunda paralı asker olarak görev alıyorlar.. Haberin devamında, bu paralı askerlerin Afganistanda görevlendirildiği ve iyi para aldıkları belirtildi..Hatta bir süre sonra “Green card” da alabilecekleri bildirildi.

* Aslında PKKlıların gelişi yeni bir perestroya gibi; yıllarca Komünizm tehlikesi diye yönlendirilen toplum ve politikalar ve sol anarşi öyle bir algı yaratmıştı ki, bütün bu faaliyetler Rusya tarafından besleniyor, destekleniyor.. Halbuki, 1990’dan sonra görüldü ki, hepsinin arkasından (herhalde ABD destekli) Avrupa çıktı.. Yani ne Rusya, ne de Rus gizli servisi KGB görülmedi. Zaten komünist örgütlerin liderleri ve mensupları da Norveç, İngiltere, Hollanda ve Fransaya kaçtılar.. Türkiye 30 yıldır bunları takiple uğraşıyor.. Yeni prestroykada, yani PKK militanlarının Türkiyeye gelmeleri, geri kalanlarının tasfiyesi, liderlerinin nereye gideceği meselesi yine ABD-AB, Norveç tarafından organize ediliyor.

* Diğer mesele; yıllar önce bir gecede 7 binden fazla Kürt peşmerge bir gecede ABD Guam adasına götürüldü; ne oldu bunlar? Eğitildiler de Irak’a geri mi geldiler? Şimdi de paralı asker olarak ABD ordusunda görevlerine devam mı ediyorlar?

* Yoksa, Türkiye yıllarca PKK ile çarpıştığını zannaderken aynı kılığın içinde başka bir güçle mi çarpışıyordu? Kürtçe konuşan vatandaşlarımız da, gerçekten dağa çıktı denilenlerin çarpıştığını zannederek için için düşmanlıkla bilendi mi? Gelen vatandaşlarımız da, abartmadan, kahramanlık havalarına kendilerini kaptırmadan, toplumsal karizmanın cerbezesine kendilerini kaptırmadam anılarını dürüstçe, bir an evvel yazarlarsa kollektif hafızaya katkıda bulunmuş olacaklar..

* Gerçekte Türkiye, ABD ile anlaşma yapıyor galiba..

* Avrupa’dan gelecek olduğu bildirilen PKK heyetinin, İstanbul’da tepkilere sebep olacağı, olaylara hakim olunamayacağı endişesi ağır basıyor, Valilik böyle bir gösteriye izin verilmeyeceğini söyledi.. Hükümetin önde gelen kişileri de yumuşak/sert beyanatlar verirken birden heyetin gelemiyebileceği haberleri yayıldı; anlaşılan Diyarbakırda ve Haburda, olaylar sırasında polis ve asker yokmuş, İpsalada , Elazığda varmış, hemen olaylara müdahale etmişler..

* PKK temsilcilerinin meydan okuyan tavırları tepkilere neden olmaya devam ediyor; kimi yerlerde efeler bayraklarla dağdan inip bildiri okuyarak, bir kısım gençler bayraklarla protesto gösterilerinde bulunuyorlar..Şu ilgimi çekti; tekbirlerle slogan atıyorlar.. Sanki PKKlılar ve onların taraftarları Müslüman değil mi? Osmanlıyı hatırlatıyor insana; Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve ona uyarak ayaklanan bir kısım Arap halk Müslüman değil miydi? Yani dinsel motifli politika ile karşı çıkmanın faydası olacağını sanmıyorum.. Fakat, Kürt bölücüler, meydan okumalarının, siyasal restlerinin görülebileceğini hesaba katmıyorlar galiba.. Ya da çok büyük güçlere güveniyorlar..

* Ekim ayı fırtına gibi geçti; Türk milletinin ve Türk devletinin sonsuza kadar yaşaması dileğiyle “Cumhuriyet Bayramı”nın 86. Yılı kutlu olsun…

Açılım IV

* Ekim ayı başlarından itibaren Türkiye’nin gündemine yeni konular girmeye başladı; Doğan Holding’e kesilen, ederinden daha büyük vergi cezası, parti kongreleri, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın beyanatlerı üzerine yapılan tartışmalar ve en önemlisi de, Dünya Bankası ve İMF İstanbul toplantılarının başlaması.. Bu yoğun gündem, protestolar ve bu protestoların arasında zaman zaman açılım sözü de gündeme geldi.. Önce, iktidar çevrelerinde açılıma Amerikalı sinema sanatçısı Kevin Costner’in de destek verdiği, arkasından MHP milletvekili Oktay Vural tarafından, bu haberin doğru olmadığı yolunda açıklamaları meseleyi magazin dünyasına taşıdı; neticede, bu doğru olmayan haberi gerçekmiş gibi basına açıklayan AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen, bu makamını kaybetti, Kevin Costner’ın da, 16 Ekim 2009 için planlanan İstanbul konseri iptal edildi… Bu arada, 1980’li yılların erotik filmlerinin ünlü Amerikalı yıldızı Bo Derek Türkiye’ye geldi.. Ne alâka demeyin; o, açılım hakkında konuşmadı ama magazin basınında okuduğum beyanatıyla ciddi ve doğru bir söylemde bulundu ve şöyle dedi: “Bush ve Obama arasında hiç bir fark yok. Önce Bush’u, sonra Obama’yı destekledim. Ben tam ortasındayım. Çünkü Amerika’da oturmuş bir sistem vardır. Bu sistemde başkan önemlidir ama öylesine köklü bir geçmiş ve dengeler vardır ki, Başkan kim olursa olsun bu sistemin değişmesine izin verilmez.” (CafeMilliyet, 8 Ekim 2009, s:3) Aslında, Sayın Bo Derek, (eğer, 20 Ocak 2009’da Başkan Obama’nın Başkanlık görevini devralma töreninden sonra yazılanları unutmadıysanız) siyasî danışman olarak hizmet verebilir!

* 10 Ekim 2009, Türkiye ile Ermenistan arasına iyi dostluk ilişkilerinin ve iki ülke arasındaki sorunların çözüm sürecini başlatacağı umulan protokoller Zürih’te (İsviçre) imzalandı.. İmza töreninde ABD ve Rusya Dışişleri Bakanları ve AB Yüksek Temsilcisi Solana da gözlemci olarak bulundular; herhalde aslında, bu süreci desteklediklerini ve taraflardan birininin son anda bir manevra ile kaçmasını önlemek ister gibi.. Nitekim, Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın imzadan kaçınması üzerine çıkan krizi ABD Dışişleri Bakanı’nın müdahaleyle çözmesi gibi.

* Aslında, “yeni dünya düzeni”nin gereği olarak artık sıranın Güney Kafkasya’ya geldiğini söyleyebiliriz: Malûm, Doğu Avrupa’nın düzeni artık kuruldu, oturdu.. Orta Asya zaten pek sarsıntı görmeden yeni düzenini, sınırlarını ve ilişkiler manzumesini Rusya’nın gözetiminde kurdu.. Gürcistan meselesinden ötürü zaten Rusya’nın, ABD’ye diplomatik bir de borcu var.. Bu hususta, herkesin bildiği bir şey ama, Türkiye ve Türklüğün çıkarlarının korunması; herhalde bu hususta Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve diğer Kafkasya halklarından, kıyaslanamaz şekilde güçlü.. Bu gücün diplomatik karşılığını alması da Türk Hükûmeti’nin becerisine kalmış bir şey artık….

* “Açılım” politikası zik zaklarla devam ediyor; Türkiye-İsrail ilişkilerinde açılım politikası, bir kapanım biçiminde tecelli etti; aslında, “Anadolu Kartalı” tatbikatını iptal etmekte ve İsrail’in nükleer gücünü eleştirmekte Türkiye haklı.. İsrail’in nükleer gücü, Filistinliler için fazla.. O halde, bu nükleer güç kimin için? İran için mi, diye düşünmeyelim; İran’ın nükleer gücü meselesi daha bir-iki yıllık bir mesele… Suriye ile “açılım” politikası iyi bir seyirde gidiyor anlaşılan.. Aynı açılım politikası Irak ile de olacakmış; elbette iyi olur. Yalnız, bu tereddütlü ifadeler bir taraftarlık veya karşı çıkışlık olarak algılanmasın; çünkü, politikaların arka planını, doğal olarak bilmiyoruz.. Dolayısıyla, politikacılara da , bu kadar kolay malzeme olmayalım.. Gelişmelere, Türkiye’nin çıkarları ve barış açısından bakarak ve iyi niyetle yaklaşılınca nasıl karşı çıkılabilir? Politikacılar bu ortamı, kısır ve kısa vadeli politik çıkarları, için sömürmemeli, suistimal etmemeli; neticede, siyaset sonuçtan anlar.. Atatürk’ün, II. Dünya Savaşı öncesinde vasiyet gibi söylediği sözü unutmamalı; yaklaşan II. Dünya Savaşı’nı imâ ederek, “devlet adamlarının görevi, bu fırtınada devlet gemisini kayalara çarptırmadan yüzdürmektir.” demişti.. Hakkını teslim etmek gerekir ki, İsmet Paşa da, bu siyaseti başarıyla yürütmüştür.

* 19 Ekim 2009 günü yine bütün dikkatler ve söylemler birden “Kürt” meselesine odaklandı; akşam 17.00’den itibaren PKK ve Mahmur Kampı uzantılarından bir grup Irak sınırından (?) Türkiye’ye (?) geldiler.. Gelenlerin söyledikleri, “Teslim olmaya gelmedik.” sözlerini, “Etkin Pişmanlık Yasası”ndan yararlanmak istemediklerini belirten sözlerini ve daha başka manzaraları televizyonlardan canlı yayın olarak izledik; devletimizin, yöneticilerimizin söylediği gibi “büyük” ve “güçlü” olduğunu gördük..

* tvnet’in 23.00 haberlerinde (tam olarak 23.20’de) şu haber geçti: Kuzey Iraktaki PKK militanları ABD ordusunda paralı asker olarak görev alıyorlar.. Haberin devamında, bu paralı askerlerin Afganistanda görevlendirildiği ve iyi para aldıkları belirtildi..Hatta bir süre sonra “Green card” da alabilecekleri bildirildi.

* Aslında PKKlıların gelişi yeni bir perestroya gibi; yıllarca Komünizm tehlikesi diye yönlendirilen toplum ve politikalar ve sol anarşi öyle bir algı yaratmıştı ki, bütün bu faaliyetler Rusya tarafından besleniyor, destekleniyor.. Halbuki, 1990’dan sonra görüldü ki, hepsinin arkasından (herhalde ABD destekli) Avrupa çıktı.. Yani ne Rusya, ne de Rus gizli servisi KGB görülmedi. Zaten komünist örgütlerin liderleri ve mensupları da Norveç, İngiltere, Hollanda ve Fransaya kaçtılar.. Türkiye 30 yıldır bunları takiple uğraşıyor.. Yeni prestroykada, yani PKK militanlarının Türkiyeye gelmeleri, geri kalanlarının tasfiyesi, liderlerinin nereye gideceği meselesi yine ABD-AB, Norveç tarafından organize ediliyor.

* Diğer mesele; yıllar önce bir gecede 7 binden fazla Kürt peşmerge bir gecede ABD Guam adasına götürüldü; ne oldu bunlar? Eğitildiler de Irak’a geri mi geldiler? Şimdi de paralı asker olarak ABD ordusunda görevlerine devam mı ediyorlar?

* Yoksa, Türkiye yıllarca PKK ile çarpıştığını zannaderken aynı kılığın içinde başka bir güçle mi çarpışıyordu? Kürtçe konuşan vatandaşlarımız da, gerçekten dağa çıktı denilenlerin çarpıştığını zannederek için için düşmanlıkla bilendi mi? Gelen vatandaşlarımız da, abartmadan, kahramanlık havalarına kendilerini kaptırmadan, toplumsal karizmanın cerbezesine kendilerini kaptırmadam anılarını dürüstçe, bir an evvel yazarlarsa kollektif hafızaya katkıda bulunmuş olacaklar..

* Gerçekte Türkiye, ABD ile anlaşma yapıyor galiba..

* Avrupa’dan gelecek olduğu bildirilen PKK heyetinin, İstanbul’da tepkilere sebep olacağı, olaylara hakim olunamayacağı endişesi ağır basıyor, Valilik böyle bir gösteriye izin verilmeyeceğini söyledi.. Hükümetin önde gelen kişileri de yumuşak/sert beyanatlar verirken birden heyetin gelemiyebileceği haberleri yayıldı; anlaşılan Diyarbakırda ve Haburda, olaylar sırasında polis ve asker yokmuş, İpsalada , Elazığda varmış, hemen olaylara müdahale etmişler..

* PKK temsilcilerinin meydan okuyan tavırları tepkilere neden olmaya devam ediyor; kimi yerlerde efeler bayraklarla dağdan inip bildiri okuyarak, bir kısım gençler bayraklarla protesto gösterilerinde bulunuyorlar..Şu ilgimi çekti; tekbirlerle slogan atıyorlar.. Sanki PKKlılar ve onların taraftarları Müslüman değil mi? Osmanlıyı hatırlatıyor insana; Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve ona uyarak ayaklanan bir kısım Arap halk Müslüman değil miydi? Yani dinsel motifli politika ile karşı çıkmanın faydası olacağını sanmıyorum.. Fakat, Kürt bölücüler, meydan okumalarının, siyasal restlerinin görülebileceğini hesaba katmıyorlar galiba.. Ya da çok büyük güçlere güveniyorlar..

* Ekim ayı fırtına gibi geçti; Türk milletinin ve Türk devletinin sonsuza kadar yaşaması dileğiyle “Cumhuriyet Bayramı”nın 86. Yılı kutlu olsun…

Açılım izlemesi III

* Artık, açılımın adıyla bahsetmek çok uzun olmaya başladı.. Yazarlar veya bu hususlarda konuşanlar, reddedilmesi kolay olmayan ifadelerle bu açılımı tanımlıyorlar; barışçı açılım, kardeşlik ve barış açılımı, Türkiye’nin birlik açılımı gibi … Bu tanımlamaları kim reddedebilir? Basında çıkan haberlerden anlaşıldığına göre, G-20 toplantıları sebebiyle ABD’de bulunan Sayın Başbakan, açılımı burada da anlatacağını ifade etti.. Bir taraftan da Irak ve Suriye ile görüşmeler sürüyor; PKK terör örgütünün içinde 1500 kadar Suriyeli’nin olduğu ifade ediliyor.. Türkiye, bir çözüme girişse, kendi vatandaşı olmayan bu mensupların durumu ne olacak diye soruluyor.. Acaba böylece, bir sorun uluslar arası boyutlara mı taşınıyor? Balkan sorunlarından edindiğimiz tecrübe ile, bunun sonraki aşaması yabancı güçlerin müdahalesidir; Balkan sorunlarına Napolyon, Korfu Adası’nı işgal ederek Mora yarımadasında “milliyetçilik” akımlarını destekleyerek müdahele etmeye yeltenmişti. Rusya, 1774 den itibaren Slâvcılık ve Ortodokslar’ın koruyuculuğu adına müdahale etmişti.. 1908/1909 yıllarında Avusturya, siyasal güç dengeleri bahanesiyle Bosna-Hersek’i işgal etmişti. 1878 Berlin Anlaşması’yla da yine Rusya, Ermeniler’in, Kürt aşiretlerinin ve Çerkezler’in saldırılarından korunması hususunu Osmanlı Devleti’ne kabul ettirmişti; nitekim bunun arkasından, Ermenilerin güvenliği sebebiyle Rusya müdahalesi ve baskısı hep hissedilecektir.

* Mondros Mütarekesi’nden sonra da öyle olmadı mı? Gerçekten bu dönemde Ermeniler ve Rumlar, bulundukları yerlerde Müslümanlar’ın tehdidi altında olduklarını, can güvenliklerinin tehlikede olduğunu propaganda ederek yabancı güçlerin Anadolu topraklarına müdahalelerini ve işgalleri teşvik etmişlerdi; böylece siyasi emellerine ulaşabileceklerini düşünmüşlerdir. Bu propagandalar Paris Barış Konferansı’nda semeresini vermiş ve büyük güçler tarafından, Yunan ordusunun İzmir’i ve Batı Anadolu’yu işgali kararı alınmıştı. Ermeniler de, aynı propaganda ile ABD himayesinde bir Ermenistan kurma peşinde idiler.. Bu iddiaların doğru olmadıkları, Amiral Bristol ve General Harbord raporlarıyla kanıtlanmış olsa bile Anadolu’nun işgali, istilâsı ve paylaşılma tasarılarından vazgeçildi mi?

* Tarih niye öğrenilir, tecrübeler ne işe yarar; tabii ki temenni edilmez ama, Türk milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne benzer iddiaların yöneltildiğini görmek siyasal bir endişeye sebep olmaktadır..

* Açılım tartışmalarının bir iyi yanının şu olduğu düşünülebilir mi? Böylece, meselenin iç yüzünü “herkes”in görmesi mümkün olmuştur; mesele kültürünü yaşamak inancının gereğini yerine getirmek, dilini konuşmak ve öğrenmek, demokrasi vs. değildir. Ortada silahlı ve sivil bir ayaklanma vardır; o zaman akıllıca, konuyu çözümleyen sorular sormak lazımdır: Niye ayrı bayrak, niye ayrı bir siyasal coğrafya, niye ayrı bir güvenlik gücü, niye ayrı okullar, niye ayrı mülkî yönetim, (çoğu Hititçe, Ermenice hatta Asurice’den gelmiş olmasına rağmen Kürtçe diye iddia ederek) niye ayrı adlandırmalar, niye Türkçe konuşmama ısrarı, (her vesile ile) niye ayrı bir kamu vicdanı yaratma gayreti, niye etnik kimliğine göre nüfus tespiti isteği vs. vs. Böyle, böyle olduğunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti daha mı güçlü olacak, halk daha mı mutlu olacak, ekonomik ve kültürel kalkınma mı gerçekleşecek, halkın birlik ve beraberlik bilinci daha mı artacak, iç ve dış sorunlar karşısında toplumsal dayanma gücü daha mı artacak vs.,vs…?

* Bu tarih, bu tecrübeler niye yaşandı öyleyse?..

“Kürt açılımı/Demokratik açılım” izlemesi II

* Adı geçen projenin, “ABD” projesi diye adlandırılması tartışmayı kızıştırdı; ama anlaşıldı ki, bize açılım projesi diye sunulan ve hâlen de içeriği belli olmayan proje, ABD Dışişleri Bakanlığı ve BM Genel Sekreterliği eski üst düzey danışmanlarından David L.Phillips tarafından hazırlanan bir rapora dayanıyor? Nereden anladın değil mi? Çünkü bu raporda, açılım tartışması başladığından bu yana, bazı çevreler tarafından ne olması isteniyorsa, bu raporda sırasıyla var; genel af, DTP’nin Hükûmet tarafından muhatap alınması, vatandaşlık tanımının değiştirilmesi ve Anayasa’nın 215, 216, 217, 220 ve 301 numaralı maddelerinin değiştirilmesi isteniyor.. İşte içerik.. Yani, açılımın içeriği bilinmiyor değil.. Sanki, ABD stratejisinde gölge bir Türkiye hükûmeti var!!!!!

* Devrim Sevimay’ın Hülya Avşar’la yaptığı ropörtajı dikkatle okumak lâzım (Milliyet, 24-25 Ağustos 2009); pek çok unvanlı, güç ve sermaye sahibi imzadan ve “kanaat önderi”nden daha gerçekci, daha doğal konuşuyor; kendisinin baba tarafından (yine kendi ifadesine göre, baba tarafı Kayseri yöresi Türkmenler’inden geldiği halde) Kürt olduğunu söyleyip, fakat Türklük yanının da çok güçlü olduğunu belirtiyor ve , “Şimdi ben neyim ?” diye soruyor; bu sorunun cevabını mozaikçiler vermeli. Hatta, bir adım daha ileri giderek, “Zehra” ne oluyor diye de sormalı..

* Kuzey Irak’taki Kürt liderler de Türkiye’nin “Kürt açılımı”ndan memnun olduklarını dile getirmişler; onlar da, bu ilhamla Kuzey Irak’ta “Türkmen açılımı”, Süryani, Keldanî açılımı yapsalar ya; bölge adından, kurumlarına kadar her şeyde “Kürt” adını tanımlayıcı olarak kullanmakta niye ısrarcılar?

* Açılımın adı, 29-30 Ağustos itibarıyla “Millî Birlik Projesi” oldu; aslında bu daha güzel bir yaklaşım.. Başbakan, beyanatlarıyla Türkiye’nin tamamını temsil etmiyoruz, bütün partilerle mutabakat arayacağız dedi; ama, arada bir ay boşa gitti politikada bir duygusal/sözel şiddet yaşandı..

* Türk milletinin şan ve şeref günü “30 Ağustos Zafer Bayramı” bu yıl daha bir çoşku ile kutlandı; fakat sanki birileri buna çoşkuya katılmak istemediler. Bazı belediye başkanları kutlamalara katılmadı veya anıtlara çelenk koymadı.. TRT1 ve bazı kanallar törenleri canlı olarak, gerçekten duygusal bir coşkunlukla verdiler.. TRT6’yı merak ettim ve diğer kanallar canlı yayın verirken bu kanalı bir saate yakın izledim; Edirne-Selimiye Camiî’nden tanıtım programı ve cemaatin ibadet görüntüleri vardı.. Kutlama törenleri aynı görüntü ve çoşkuyla Kürtçe verilemez miydi? “Büyük Zafer” hepimizin zaferi değil mi? Yoksa, yayını nakledecek spiker mi bulamadılar? (Yılmaz Özdil’in 21 Ağustos 2009 tarihli Hürriyet gazetesindeki “Al sana açılım” başlıklı yazısını mutlaka okuyunuz.)

* 1 Eylül, “Dünya Barış Günü” yurt sathında çeşitli etkinliklerle kutlandı ama, medya organları, DTP’nin (Demokratik Toplum Partisi’nin veya artık açıkca tekellüm edildiği üzere Kürt partisinin) İstanbul Kadıköy’deki ve Diyarbakır’daki mitinglerine çevrilmişti.. Böylece toplumu şartlandırıyorlar sanki; saflıkla sayarsanız tiraj uğruna, ya da bilinçli olarak iki siyasal zihin oluşturmak ve “onlar” yaratmak için…… Bir milyon iddiası ve propagandasıyla hazırlanan Diyarbakır mitnginde 50 bin civarında bir katılım (Türkiyede miting halkı nasıl toplanır herkes bilir.), Kadıköy mitingine de 5 bin civarında bir katılım görüldüğü yazıldı; İstanbul, en büyük Kürt şehriydi, bir milyondan fazla Kürt vardı…? Temiz niyetli, millet bilincinde olan vatandaşlarımızı tenzih ederim, onların akıl ve vicdanalrını takdir ederim.

* Her iki miting de Türklüğe, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne meydan okumaya dönüştü; arşivden görüntülere ve ilgili haberlere bakılabilir; fakat, kesinlikle şu tecrübeyi unutmayın…1736-1739 Osmanlı Rus Savaşı ve Belgrat Anlaşmaları’ndan Türk İstiklâl Savaşı’na kadar Osmanlı Türk Ordusu (yaklaşık 200 yıl) hiç bir savaşı kazanamadı, sürekli yenildi toprak kaybetti ve yıkıldı. Bu durum, Türkler arasında yenilgi, başarısızlık, kendini değersiz hissetme ve işe yaramazlık travması yarattı. Bu sendromu Çanakkale Savaşları ve İstiklâl Savaşı yıktı, hatta tedavi etti.. Atatürk’ün bir millet yaratma stratejisini ve nutuklarında “Türk milleti” vurgusunu iyi anlamak lâzım.. Kıbrıs askerî zaferi Cumhuriyet’e ve TSK’ya özgüveni tazeledi… Şimdi; Türkiye’den, küçük bile olsa bir parça toprağın kopması ve hele TSK’nın (ne pahasına olursa olsun) bunu önleyememesi dehşetli bir yıkım travması yaratır ve Çanakkale’den bu yana ne elde ettiysek kaybederiz..

* Türkiye ve halkı, (belânı arar gibi) Gorbaçov’unu arama…..

“Kürt açılımı” izlemesi

* Ağustos ayı başından itibaren bir “Kürt açılımı” sözü ortaya atıldı.. En baştaki hata Türkiye’nin bir sorununun ırk adıyla tanımlanarak gündeme alınması. Bu arada basın da, DTP’yi “Kürt partisi” diye tanımlayarak haberler yapmaya ve yorumlar yayımlamaya başladı; hani Anayasa’ya göre, partiler bütün Türkiye’nin, milletvekilleri de yalnızca seçildiği ilin değil bütün milletin vekilleri idiler ya.. Osmanlı’nın meşrutiyet meclislerine mi dönüyoruz; Türk partisi veya varlığı iddia edilen ırklar temelinde etnik partiler kurulup meclise nüfusları oranında milletvekilleri mi sokacaklar.. Bu toplumu ve devleti ayrıştırma sürecini başlatmaz mı? Aynı suda iki defa çimilir mi? ( Nitekim, 15-16 Ağustos günlerinden itibaren, basında ve resmî ağızlarda, “Demokratik açılım” sözü duyulmaya başlandı.)

* “Ülke düzeyinde kimlik temelli genel siyaset yolunun açılması”nı öneriyor Prof.Dr. Mithat Sancar (05.08.2009, Milliyet); AB temsilcileri de bir ara buna benzer bir söz sarfederek, bir Kürt partisi olmalı demişlerdi.. Herhalde, etnik kimlik temelli bir Çerkez , Laz, vs, vs, vs partisi de olmalı değil mi? Veya dinsel kimlik temelli politika da yapılabilmeli mi? Yani yukarıdaki mantık.. Bu tecrübeler Tanzimat’tan bu yana yaşanıyor ya.. Bütün bu tecrübelerden yola çıkarak ve İstiklal Savaşı vererek ortaya çıkan Atatürk tecrübesiyle veya cumhuriyet tecrübesiyle yeniden hayat bulmadık mı?

* Bazı unvan, güç ve statü sahibi insanların ağızlarından çıkanlar, bazen bu özellikleriyle orantılı olmuyor; bu konumlara gelmelerinin amacı, sanki bu sözleri söyleyebilmek, söylediklerinin etkisini artırmak içinmiş gibi…..

* Sayın Prof.Dr. Kemal Karpat’ın akıl, izan ve tecrübe ile söylediği şu sözlere kulak vermek gerek: “Hiç kimse, hiç bir yerde, kendini azınlık olarak görmek isteyenlere imtiyaz haklar tanıyarak, yurdun ezici çoğunluğunu oluşturan kimselerin kimliğini, varlığını hiçe sayan kararlara uymasını isteyemez.” (05.08.2009, Milliyet)

* Sayın Deniz Bölükbaşı’nın da dediği gibi, “Kürt açılımı” sonucunda ortaya çıkan taslak halkoyuna/ referanduma sunulmayacak mı? Demokraside sorunların tıkandığı noktada çözüm seçim, referandum, istifa gibi müesseseler değil midir? DTP de dahil olarak, bu sorunu bütün Türkiye halkıyla beraber çözmek istemiyorlar mı? Yoksa halka, senin işin bizi seçinceye kadardı, gerisine karışma mı denecek? Tek parti yönetimi veya İttihad Terakki triumvirası (üçlüsü) artık çok geride kaldı..

* Bu hususlarda görüş bildirenler, PKK ve Öcalan’ın bu süreçte yer almamasını, yoksa tıkanıklıklar olacağını söylüyorlar, ama bir taraftan da neler teklif edilecek diye beklemedeler..Bir kısmı ise, onsuz olmaz diyorlar. Ona da haklı, burada da haklılıklar olabilir diyen ifadeler kullanıyorlar.. Yahut sütun sütun yorumlarda bulunup, şunu dedi, bunu demek istedi diyorlar..

* Bir de genel olarak görülen, Türkiye Cumhuriyeti Develti’nin, halkının bir kısmıyla pazarlık eder görüntüsü; gerekçe? Biz kalabalığız ve silâhlı güçlerimiz var..

* Büyükelçi Ümit Pamir’in söyleşisi ve teklifleri (7 Ağustos 2009, Milliyet, s:16), bazı şeyleri genel konuşulur hale getirdi: ayrılınacaksa da, bir arada yaşanacaksa da, bu durum bir referandumla belli olsun ve herkes yolunu bilsin diyor.. Sanki bir bıkmışlık, usanmışlıkla.. Ama, siyasal, tarihsel, sosyolojik gerçeklikten uzak bir zihin egzersizi: Amerikan iç harbinde güneyliler ayrılalım deyince kuzeyliler “peki” mi dedi? Teksas ayrılırım derken öbür eyaletler “peki” mi diyor? Kuzey İtalya, fakir güneyi ve Sicilya’yı kendi kaderine terkedelim derken İtalyanlar “peki” mi diyor?

* Kore, Vietnam, Almanya “hadi öyleyse bölünelim.” deyip mi bölündüler? Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, İstiklâl Savaşı yapılırken, bir Kürt devleti vardı da, sonradan Türkiye’ye katıldı da mı, şimdi ayrılacak? Kaldı ki, Sayın Rıza Türmen, “kendi kaderini tayin etme” (self-determination) hakkının, sadece sömürge yönetimi altında yaşayan halklar için söz konusu olduğunu, uluslar arası hukukta, bir devletten ayrılma hakkı diye bir hakkın bulunmadığını yazıyor (“Kürt sorununa çözüm arayışları, Milliyet, 17 Ağustos 2009, s:16)..

* Görülen bir de şu: DTP artık Kürt halkının (?) temsilci ve söcüsü olarak kabul edilmiş gibi.. Bu yasal dayanağı olmayan bir anlayış. Her parti gibi o da düşüncelerini söyler.. Diğer partiler de, sorunlar ve çözüm yollarını tartışır; yeter ki, yeni projeler ortaya koysunlar, önümüzdeki yıllar, onyıllarla ilgili düşüncelerini dürüstçe açıklasınlar. Bizden yetki aldıktan sonra, bize söylemedikleri şeyleri yapmaya kalkmasınlar; o zaman bir dahaki seçimlere kadar iş işten geçmiş olur. Neticede memlekette seçim var; halk ne derse o olur..

* Açılım, birden moda oldu sanatçılar, sanayiciler, aydınlar (?) açılım konserleri, açılım paketleri, açılım bildirileri vermeye başladılar..

* Sonuç;

1- Türkiye’nin, şiddet, silâhlı başkaldırı, türban, yeniden ikili toplum görüntüsüne ve yaşam tarzına gidiş, terör, birbirinin varlığını reddetme ve direnme kültürü, yolsuzluk ve yoksulluk vb. gibi adına ne derseniz deyin, sorunlarını çözerek, aşarak nasıl bir ülke olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Ama, bu meselelerde neden devlet politikaları ve sanki Türk halkı (veya ben mi yanlış anlıyorum?) suçlanır, AB’ye, ABD’ye şikayet eder havası yaratılır? PKK terörü, katliamlar unutuldu mu? Tayin olup giden öğretmen, hemşire, memur, emniyet görevlilerinin öldürülmesi ve belirli bir bölgeden uzaklaştırılması, iş makinalarının yakılması, okulların tahrib edilmesi niye unutuluyor?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş değerleri korunarak, tek bayrak, tek millet olunsa güç ve refah tabiî ki artar, devlet tabiî ki daha güçlü olur; bundan her vatandaş tabiî ki fayda görür. Ama, bunu Türk halkına ve devlet yönetimine telkin edenler, bu telkini, bu değerlerin karşısında olanlara da söyleseler ya…

2- Etnik temelli siyaset yapılamamalıdır; böyle bir siyasetin tarihsel / meşrû bir sebebi ve sosyolojik bir gerçekliği yoktur; insanların, etnik özelliklerini seçme iradesi yoktur. Yani kimse ana ve babasını seçemez, ancak milletini seçer, seçiyor de nitekim… Öyleyse etnik temelli bir anlayışı siyasetin ekseni yapmak yanlış ve faydasızdır; “Demokrasi” anlayışı güçlendirilmelidir.

3- Dinsel temelli siyaset yapılamamalıdır; veya insanlarımız bu politikalara pirim vermemelidir. Ama, tabiî ki insanların bir inancı olacaktır; fakat kalabalık bir inanç grubu veya ekonomik bakımdan güçlü bir inanç grubu veya bir şekilde siyasal gücü eline geçiren bir inanç grubu kendi inancını siyasetinin ekseni yaparsa, yani onun izni nispetinde diğerlerine yaşam alanı sağlanırsa, yine toplumda dirlik düzenlik olmaz; böyle bir sistemin adı da Teokrasi olur; öyleyse “Lâiklik” anlayışı güçlendirilmelidir.

* Bütün mesele, nasıl “herkes” olunacağıdır; toplumun “herkes” olabilmesidir… Bir sorun da, bu “herkes”in adının ne olacağıdır? Feodalite ve imparatorluklar çağında devlete de, halka da, adını “hanedan” veriyordu; 20.yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı (Türk) İmparatorluğu’nun artık “imparatorluk” yapısıyla yaşayamayacağı anlaşılmıştı: “Osmanlı” olan unsurlar, imparatorluktan ülkeler kopararak ayrılmışlardı.. Kopan ülkelerdeki Türkler Anadolu’ya göçmüşler, buna mukabil diğer unsurlar Anadolu’yu terketmişlerdi.. Son durum da, Lozan Anlaşması’yla tespit edilmişti; Anadolu’nun yüzde yüze yakın bir unsuru Türkçe konuşmaktaydı.. Ayrıca, Beylikler, Selçuklu, Osmanlı devletleri “Türk” değil miydi; Anadolu’da başka bir devlet mi oldu? Atatürk’ün yaptığı, adını koymaktan ibarettir; 1921 Anayasasına göre bu devletin adı “Türkiye Devleti”dir (Madde 3).. Burası, (başkaları da olabilir ama) Türkler’in yurdudur.. 1876 Anayasa’sından bu yana “Devletin dili Türkçedir” (Madde 18). Hatta devlet hizmetinde görev alabilmek için Türkçe bilmek şarttır (Madde 18).. Milletvekili olabilmek için de, Türkçe bilmek şarttır (Madde 68): İşte, imparatorluk sona ererken “millî” devlet ve toplum bu şartlarda ortaya çıkmıştır ve Türkiye Cumhuriyeti bir millî devlettir. Bu durum diğer unsurların varlıklarını red anlamına gelmez..

* Sonuçlardan acı olanı ne bilir misiniz? Bu tartışmalar, arayışlar bile, ABD’nin Irak’tan bir zaman diliminde çekilme süreciyle başlamış olması.. Bu bile, o zamanlamayla paralel; Türkiye’nin hangi renk olduğu bilinemeyen devrimi/ dönüştürülmesi de böyle oluyor/olacak herhalde.. Keşke yanılsak ama, Türkiye Gorbaçov’unu arıyor sanki…..

LOZAN’A GÖRE AZINLIK HAKLARI

Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın beyanatlarıyla azınlık hakları ve Ruhban Okulu meselesi gündeme geliverdi birden; Ertuğrul Günay, yakında açılabileceğini imâ eden mesaj verirken Egemen Bağış da, vergi veriyorlar, askere de gidiyorlar okul da açılabilir dedi (Milliyet, 29.06.2009, s:11).

Bu mesele bu kadar saf mı?

Lozan Antlaşması, “Azınlık Haklarının Korunması”yla ilgili 37-45’nci maddeleriyle belirtilen hükümleri temel yasalar hükmünde saymış ve Türkiye’nin, “hiç bir yasa, hiçbir yönetmelik ve hiç bir resmî işlemin bu hükümlerle çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve hiç bir yasanın, hiç bir yönetmeliğin ve hiç bir resmî işlemin söz konusu hükümlere üstün sayılmamasını” yükümlendiğini belirtmiştir; yani, bu mesele ile ilgili olarak her ne yapılacaksa Lozan’a uymak zorundadır..

Şimdi Lozan’daki bu düzenlemeler bakalım:

Madde.38; “Türkiye Hükûmeti, doğum, milliyet, dil, soy ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerini, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir.

Türkiye’nin tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlâk ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerek özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, Türkiye Hükûmeti’nce ulusal savunma ya da kamu düzeninin korunması için ülkenin her yerinde ya da bir bölümünde alınan ve tüm Türk yurttaşalrına uygulanan önlemler saklı kalmak koşulu ile, dolaşım ve göç özgürlüğünden bütünü ile yararlanacaklardır.”

Görüldüğü gibi, ülke ve halk siyaseten tanımlanırken “Türk” ve “Türkiye” tanımları kullanılmıştır.. Tüm halkın korunmasını, hükûmet imzacı devletlere karşı da yükümlenmektedir. Azınlıkların âdil ve eşitlikçi bir politika ile yönetileceği belirtilmiştir; bu yönetim tarzı ancak lâik siyasetle sağlanabilir.

Madde. 39’da ise, haklar ve hakların kullanımı daha ayrıntılı olarak kelimelere dökülmüştür; “Müslüman olamayan azınlıklara mensup Türk yurtdaşları Müslümanlar’la özdeş medenî ve siyasal haklardan yararlanacaklardır.” derken azınlık tanımının “din” esasına göre belirlendiği açıkca görülmektedir; binaenaleyh, yeni tanımlarla Türkiye’de azınlık yaratma politikası Lozan’a tamamen aykırıdır.

Medenî ve siyasal alanda eşitliğe yine vurgu yapılmıştır; “Türkiye’nin tüm halkı, din ayırt edilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır.” denmiştir. Bu kayıtlar, her ne kadar anlaşmanın azınlıklarla ilgili bölümünde yer alıyorsa da, ifadeler bütün Türk halkını ilgilendirmektedir.

Maddenin devamında din, inanç ya da mezhep farkının hiç bir Türk yurtdaşının medenî ve siyasal haklardan yararlanmasına ve “özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına, ya da çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına bir engel sayılmayacaktır.” denmektedir. Bu hususlarda resmî bir kısıtlama olmamakla beraber, fiiliyatta gayrımüslimlerin yaygın bir şekilde görev aldıkları görülmemektedir; bu durum zaman zaman eleştirilmektedir de.. Fakat, bu durumu ve eleştirileri Antlaşma’nın 45. maddesi çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir.

Yine 39. Madde’yle, “Herhangi bir Türk yurtdaşının gerek özel ya da ticaret ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiç bir sınır konulmayacaktır.” denmektedir: din konusunda gayrımüslimlerin tabiî ki, din dilleri farklıdır.. (Müslümanların da, din dilinin Arapça olması gibi.)..Özel, ticarî ilişki ve basın-yayın alanlarında herhangi bir dilin kullanılması, çağdaş bir ihtiyacın karşılanması olarak görülebilir. Fakat, bu maddelerin yorumu, resmî dili ısrarla reddeden veya yeni resmî dil ihdas etmeye yönelik, siyasal ayrışma ve yeni azınlık yaratma stratejisinin basamakları olmamalıdır; Lozan Anlaşması’nın da ruhunda olduğu üzere, ulusal varlığın ve kamu düzeninin korunması da düşünülmelidir..

Yine, bu hükümleri, azınlık hakları bölümünde yer almakla beraber, “Herhangi bir Türk yurtdaşı….” ifadelerinden de anlaşılacağı gibi, iç politikaya yönelik genel haklar olarak da değerlendirmek mümkündür.

39. Madde’nin son paragrafında ise, “Resmî dilin varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçe’den başka bir dil ile konuşan Türk yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilecektir.” denmektedir: buradaki “gerekli kolaylık” kavramını makûl bir şekilde anlamak ve uygulamak gerekir.. Yani, bu ifadeleri, bazı belediyelerin uyguladıkları gibi, Türkçe’den başka bir dille hizmet sunmak biçiminde anlamak mümkün müdür? Aslolan, her vatandaşa, devletin resmî dilini öğrenmesi ve konuşması imkânlarını yaratmak ve bunu sağlamak değil midir?

Madde 40’da ise, açık olarak belirtildiği üzere, “Müslüman olmayan azınlıklara…” tanımlamasıyla yazılmış ve bu vatandaşlara öteki Türk vatandaşlarıyla eşit haklar güvencesi sağlanmıştır; her türlü yardım, sosyal, eğitim-öğretim kurumları kurma, buralarda kendi dillerini kullanma ve dinsel ayinlerini özgürce yapma hakkı tanınmıştır.. Bu maddede, tüm halkı imâ eden bir ifade tarzı görülmemektedir..Bu bakımdam, bu maddeyi Türkiye’de Türkçe konuşmayan topluluklara genişletmenin imkânı yoktur.. Nitekim 41. Madde ile, dinsel azınlıklara tanınan haklara bir açıklık daha getirilmiş ve Müslüman olmayan Türk vatandaşlarının çocuklarının ilk okullarda kendi dilleriyle eğitim görmelerinin sağlanması hükme bağlanmıştır; bu hüküm, Türk dilinin öğretilmesinin zorunlu kılınmasını engellemeyecekti.

Müslüman olmayan Türk vatandaşlarının önemli miktarda bulundukları kentlerde ve kasabalarda bu azınlıklar, “Devlet bütçesi, belediye ya da benzeri bütçelerde eğitim, din ya da yardım amacıyla genel gelirlerden verilecek paralardan yararlanma ve ödenek ayrılması konusunda hakça bir pay alacaklardır..” denilmektedir; burada, bu payın gerekçesi olarak ileri sürülen azınlıkların “önemli bir miktarda” bulunmasından maksat nedir? “Önemli miktar” nedir? Nüfusa bir oran mıdır? Sonra “hakça” bir pay denirken, ölçü nedir? Vergi katılımı mıdır? Fakat en makûlü, bunun cevabını mütekabiliyeti getiren 45. Madde’de aramaktır.

Lozan Antlaşması, Müslüman olmayan Türk vatandaşlarına (azınlıklara) bu hakları tanırken, uygulamadaki düzenlemeler için, “azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel komisyonlar” kurulmasını da öngörmüştür. Hatta, bu komisyonların çalışmalarında anlaşmazlık olursa Türkiye Hükûmeti ile Milletler Cemiyeti Meclisi’nin birlikte, Avrupalı hukukçular arasından bir üst hakem atanması kararlaştırılmıştır.

Madde 43’de ise, Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşlarının ibadet özgürlükleri teminat altına alınmıştır. Hatta, onların hafta tatilleri gününde, “Mahkemelerde hazır bulunmaktan, ya da herhangi bir yasal işlemin yapılmasından kaçınmaları nedeniyle” hiç bir haklarının kaybolmayacağı güvence altına alınmıştı.. Gerçi, daha sonra, “Milâdî Takvim”in kabul edilmesiyle, muhtemel böyle bir mağduriyetin sebebi de, zaten ortadan kalkmıştır.

44. Madde ile Türkiye, Lozan Antlaşması’yla, Müslüman olmayan azınlıklarla ilgili düzenlemenin “ uluslar arası toplumu ilgilendirici nitelikte yükümler getirdiğini ve onların Milletler Cemiyeti’nin güvencesi altına konulmasını” kabul etmektedir; hatta bu hükümlerin, Milletler Cemiyeti Meclisi’nde çoğunlukla alınan bir karar olmaksızın değiştirilemeyeceği hükme bağlanmaktadır. Ayrıca Türkiye, bu yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin gözetimini de kabul etmektedir. Üstelik, kendi vatandaşı olan bu Müslüman olmayan azınlıklara karşı yükümlendiği hakların yürütülmesinde bir anlaşmazlık olduğunda, sorunun uluslar arası bir anlaşmazlık sayılacağını da kabul etmektedir; hatta böyle bir anlaşmazlığın uluslar arası Daimî Adalet Divanı’na gidilmesini de kabul etmektedir.. Gerçekten bun maddeler, bir müdahaleyi davet eden maddelerdir..

Yukarıda atıfta da bulunulan 45. Madde ile de, Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan hakların, Yunanistan tarafından, bu ülkede olan Müslüman azınlığa tanındığı kayıt altına alınmıştır; yani burada bir mütekabiliyet (karşılıklılık) vardır..

Netice itibarla, dinsel eğitim hakkından diğerlerine kadar, Türkiyeden talep edilen ne varsa, otomatik olarak Yunanistan’daki Müslüman azınlığın da o haklara sahip olması gerekmektedir; böyle bir durum hasıl olduğunda, Türkiye büyük devlettir, onlar da bizim vatandaşımızdır, biz üstümüze düşeni yapalım vs. gibi meselenin aslından habersiz yorumlara, yazılara bir önem verilmemelidir.

Türkiye’nin Gorbaçov’u kim olacak?

* Haziran ayı başlarından itibaren iç politikada iki konu ön plâna çıkmaya başladı; biri yeni anayasa meselesi, diğeri de güney sınırlarımızdaki mayınların temizlenmesi meselesi.

* Yeni anayasa tartışmaları, Prof. Kaboğlu’nun önderliğinde DİSK tarafından yazırlanan anayasa taslağı ile hız kazandı; aslında bu taslak 1960’lı yıllardan bu yana sol ideolojinin sloganlarından biri olan “halklara özgürlük” ilkesinden kaynaklanmaktadır. Yeni sol şimdi Kürtçü siyasetle birliktedir. Nitekim DİSK, yeni anayasa taslağında DTP’nin “Demokratik Özerklik” projesini sistematize ediyor.. Bir taraftan da, 1960’lardan bu yana olan olaylar ve kişiler etrafında bir “mit” yaratılmaya çalışılıyor.. Şu soruyu sorsak; “1965’lerde Türkiye, sol’un istediği ve yücelttiği gibi bir sosyalist yönetime geçmiş olsaydı, 1990’lardan sonraki, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve yeniden yapılandırılması sürecinde, şimdiki Doğu Avrupa gibi parçalanıp yeniden yapılandırılacak mıydı veya ABD, Türkiye’yi de Irak gibi yeniden düzenleyecek miydi?… Cevap ne olur acaba???.. Yani , artık sol, sağ yok bitti falan dense de, hâlâ bu ideolojik kutuplaşma, en azından “sol” adına sürüyor demek ki.

* “Sağ” adına da, sürüyor mu? Yoksa onun yerini cemaatcilik, tarikatçılık mı aldı? Yoksa, Atatürk’ün tanımladığı “millîyetçilik” çizgisinde, millî-laîk-demokratik bir devlet ve toplum perspektifinde bir 21. yüzyıl projesi var mı?

* Türk toplumunu, yaklaşık yirmi yıldır, “yumuşak güç” kullanarak dinsel, etnik, bölgesel, mezhebî, toplumsal politikalarla birbirine yabancılaştırma ve çatıştırma politikalarıyla yönetilemez hâle getirdikten sonra, çare diye yeni bir anayasa ile “toplumsal uzlaşı” aramaya kalkmak politika mıdır? Bir mirasyedi davranışı ile, İstiklâl Harbi’yle kazanılmış bu devleti, 20 yılda bir yeniden yeniden kurmaya ne kadar hevesli bu insanlar? Bu “sosyal mozaik” politikaları yerine, fertlerin, bir millî devletin vatandaşları, bir millî hayatın parçası oldukları bilincine varmaları ve bu hayatın devam etmesinin kendi yararlarına da olduğuna inanmaları daha faydalı olmaz mı? O zaman, o hayatı devam ettirmek için daha fazla fedakârlıklara katlanmazlar mı? Öyleyse, politikaların millî birliği güçlendirici olması gerekmez mi?

* Mayınları temizleme meselesine gelince; bu hususta basında oldukça aydınlatıcı yayınlar yapıldı.. Hükûmet açıklamaları ise, tatminkâr olmaktan uzak görülüyor.

* Haziran ayının en iyi haber başlıkları: “Yasal” ayıp 4 bakan yedi” İngiltere’de, bazı şahsî harcamaları yasadaki boçluklardan faydalanıp devlete fatura eden 4 bakan istifa etmek zorunda kaldı. 20’ye yakın milletvekilinin de siyasî hayatı sona eriyor.” (Milliyet, 4 Haziran 2009).. Haberin özeti şu: İngiltere’de bakan ve milletvekili düzeyinde siyasetçiler bazı özel masraflarını devlete ödettirmişler. Bu durum İngilteredeki yasalara uygun imiş.. Ama vicdanî yasalara aykırı görülmüş ki, İngiliz kamuoyu bu politikacıları istifaya mecbur ediyor.. Ödenek skandalı diye adlandırılan bu skandalın arkasından, seçmen İngiliz İşçi Partisini seçimlerde de cezalandırdı; Avrupa Parlamentosu seçimleriyle birlikte 34 bölgede yapılan yerel seçimlerde iktidar partisi tek bir yerde bile seçim kazanamadı.. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de, İngiliz İşçi Partisi (iktidar partisi), II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en ağır yenilgisini aldı. İşçi Partis’nin, Avrupa Parlamentosu’ndaki sandalye sayısı 18’den 13’e geriledi. (Not: Bu haber, Türkiye’ye tercüme edilmesi için önemsenmiştir.)

Herkes, kendisine istediği maaşı bağlasın ve cüzdanından harcasın, istediği arabaya binsin, istediği seyahati yapsın vs,vs… Ama, hayatının bütün lüksünü şirkete ve şirket için gösterip fatura çıkartıp, bizim vergilerimizden ödemesin…. Kul hakkı oluyor, değil mi? Ama yasalara uygun….

* Türkiye, Haziran ayının ortalarından itibaren belgeler tartışmasına sahne oluyor; bu hususta basında pek çok haber yayımlanıyor.. İllâ birinden taraf olmak gerekmez; hukuktan yana olmak yetmez mi?…. Türkiye, bir “yumuşak güçler” savaşına sahne olmaktadır…

NİSAN AYI GÜNDEMİ

* Bugün 6 Nisan 2009; geçen hafta, uluslararası politikalar ve Türkiye için çok yoğun bir hafta idi.. 2-3 Nisan tarihlerinde G-20 zirvesi toplandı.. Yine ayın başlarında, Fransa’nın Strasbourg ve Almanya’nın Kehl kentlerinde, 3-4 Nisan’da NATO zirvesi yapıldı.. Arnavutluk ve Hırvatistan, NATO’ya üye oldular.. Böylece üye sayısı 28’e çıktı: Demek ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla tasarlanan “yeni dünya düzeni”nin Avrupa ayağı, defalarca yapılan zirvelerde kararlaştırılanlar hemen hemen tamamlanıyor.. Geçen, 2008 Zirve’si Makedonya bakımından tartışmalı olmuştu ve bu devlet, Yunanistan’ın, adı yüzünden yaptığı veto sebebiyle NATO’ya alınmamıştı (Bu sefer de adı geçmedi.).. Yunanistan’la birlikte Güney Kıbrıs Rum Devleti de, Türkiye ile ilgili görüşmeleri veto ediyor ama, NATO Genel Sekreterliği seçiminde Türkiye’nin tutumu hemen şantaj olarak değerlendirilip AB’ye alınıp- alınmamakla tehdit ediliyor. Türkiye’nin uyumlu bir ortak olup- olmayacağı tartışılabilir diye Türkiye tehdit ediliyor..

* Gürcistan, Azerbaycan ve Ukrayna da, NATO’ya üye olmayı bekliyorlardı. Fakat, Rusya’nın Güney Kafkasya’ya girişi ve Gürcistan’ı istilâsı üzerine, bu devletlerin üyeliği artık unutuldu; bunda siyasi bir bilmişlik aramaya gerek yok; küçük müttefiklerin kaderi daima böyledir.. Avrupa devletleri derin diplomasi biliyorlar da, yapıyorlar diye onlara insan üstü vasıflar yakıştırmanın anlamı yok.. Onlar, şimdiden önümüzdeki kışı düşünüyorlar. Kendilerinin ortaya attıklarını iddia ettikleri değerler için mücadele etmeyi, refahlarından feragat etmeyi göze alamıyorlar.. Bunun adı korkaklık değilse, çıkarcılıktır.. (I. ve II. dünya savaşlarını düşünmeyin; yanlış olur.)

* Dün Başkan Obama, Ankara’ya geldi. Bugün de İstanbul’ ageliyor.. Bu iyi bir gelişme; kimi yazarlar, nereden geldiği de önemli diyerek Başkan Obama’nın NATO, AB üzerinden Türkiye’ye gelişini, Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olduğuna vurgu olarak değerlendiriyorlar.. Hüsn-i kuruntu da olabilir; Obama, Türkiye’den Irak’a gitti netekim… Ancak, siyaset sonuçtan anlar.. Yani, şu anda yapılan görüşmeler, pazarlıklar, kararlar hakkında kimsenin bir şey bilmesine imkân yoktur.. Aradan haftalar, aylar geçtikçe olan şeyleri dikkatle gözleyelim; IMF, krediler, AB, Afganistan, Kuzey Irak, ABD’nin Irak’tan çekilişi, Batı’nın hükümete karşı tutumu, Kıbrıs, Patrikhane gibi.. İyi görebilirsek, faydalı veya zararlı, işte onlardır kararlaştırılanlar.. O zaman gerçek anlaşılır.. Ama zaten o zamana kadar bugün söylediklerimizi biz de, unuturuz zaten.. Bunu bizimle konuşanlar da biliyor, bizi yönetenler de..

* 6-7 Nisan ; BM Medeniyetler İttifakı 2. Forum’u İstanbul’da toplandı.. İlk forum, Madrit’te toplanmıştı (2008).. 3. Forum ise, 2010’da Brezilya’da yapılacak; uluslar arası çıkarların çatıştığı yeni bir plâtform.. Yine Türkiye’ye, Kıbrıs ve Ermenistan’la ilgili baskılar.. Bu devletler, Türkiye’den istediklerini bir parça da Yunanistandan ve Ermenistan’dan isteseler ya.. Ermeniler Karabağ’da işgalci değil mi?
* Suzan Sabancı Dinçer, Sarıyer’deki Ahmet Arif Paşa yalısını 58 milyon TL’ye TMSF’den almış.. Yine TMSF’den, Halis Toprak’a ait İstanbul İstinye’deki Arslanlı Köşkü, tekstilci Remzi Gür 23 milyon 800 bin TL’ye satın almış: Bu kriz ortamında bu paraların, bu iş adamlarının iş yaptıkları alanlara yatırarak, çalışanlarına imkânlar yaratmaları beklenirdi..

* Direnme Kültürü

Bugün (21 Nisan 2009) Yaman Törüner’in, Milliyet’teki “Yeniliğe Direnin” başlıklı yazısı bana, toplumumuzdaki direnme kültürü hakkında yeniden bazı şeyler düşündürdü.. Direnme kültürü kavramını adı geçen yazıdan bağımsız olarak, gündelik olayları izledikçe, insanların kurallar karşısında tutumlarını gördükçe hep düşünmüşümdür..

Yaman Törüner yazısında, ABD Merkez Bankası’nda çalıştığı yıllarda bilgisayar, para sayma makinesi gibi yeni bulunan bazı şeylerin başlangıçta gereksizliğini düşündüğünü, bunu ifade ettiğinde, kendisine ABD Merkez Bankası’nın ülkede yenilikleri ve yeni buluşları desteklemek gibi bir fonksiyonu olduğu söyleniyor; bu aletler şimdi gayet küçülmüş boyutlarda, masa üstünde kullanılıyor ve onlarsız da yapılamıyor; buradan çıkarılacak ders, yeni ve güzel şeylere direnmemek..

Toplumsal kurallara neden uyulmaz? İnsanlara şunu yapmalısın dendiğinde neden aksini yaparlar? Hatta ilginçtir, bazı insanlara yaptırmak istediğin şeyin (bilinçli olarak) aksini söylersen yaptırabilirsin!. Hele eğitimde, öğrenci neden kendisinden istenilenin aksini yapar? Neden, çıkılmaz denen yerden çıkılır, inilmez denilen yerden inilir? Boğaz’da, beyaz donla denize girilir? Pırıl pırıl parklarda niye yerlere yatıp uyunulur? “Çiçekleri koparmayınız!”, “Yerlere tükürmeyiniz!” “Duvarlara yazı yazmayınız.”, “Buraya çöp dökmeyin.”, “Çimleri çiğnemeyin” v.s gibi uyarı levhaları başka hangi ülkelerde vardır?

Bunlar, yüzbinlik, milyonluk şehirlerde yaşamayı kolaylaştıran kurallar; bunların aksini yapanlar herkesten doğru düşündüğünü mü sanıyorlar, açık gözlük yaptıklarını mı düşünüyorlar? Yoksa bu kadar büyük ve kalabalık şehirlerde yaşama alışkanlığı mı yok?.. Bütün bunlara savunma mekanizmasıyla mazeret bulmaya çalışmadan, doğal göstermeye uğraşmadan, içinde yaşadığımız topluma karşı anlamsız bir kendini ispat psikolojisine kapılmadan yanlış alışkanlıkları itiraf edelim ve bir Roma imparatorunun dediği gibi, “Roma’da Romalı gibi yaşanır..” diyelim..

* Nisan ayının malûm günü; 24 Nisan geldi ve Başkan Obama, soykırım anlamında “Genocide” demedi ama, Ermeni dilinde aynı anlama gelen “Medz Yeghem” (Büyük felâket) dedi; bir büyük olayda Cihan Harbi’nde yaşanan acıların bir tarafı için, yani Ermeniler için üzüldüğünü belirtti.. Tango iki kişiyle yapılır derler; bu büyük çatışmanın Türk acıları, kayıpları, toplu katliâma uğrayanlarının acıları saygıya, üzüntüye değer değil midir? Çifte standart desek ne olacak? Bu yüzyıllardır böyle; savaşı Yunanlılar veya Ermeniler kazanırsa “zafer”, Türkler kazanırsa adı “soykırım” oluyor.. İster Havai Parlamentosu, isterse Başkan Obama, bir bilimsel araştırmaya veya bilimsel kurum ve kuruluşların yayınlarına ve raporlarına dayanarak mı bu kararı alıyorlar?. Hayır.. Politika öyle gerektiriyor; Türkiye’yi, Orta Doğu’da kendi stratejik hedefleri doğrultusunda yönlendirmek politikası.. Ermenistan ve Yunanistan da, Türk İstiklâl Savaşı’nda uğradıkları ağır yenilginin travmasıyla “düşmanlıkları” canlı tutarak ulusal politikaları istikametinde yararlar sağlamaya çalışıyorlar..

Şimdi 19 Mayıs geliyor; bu sefer de Yunanistan’ın “Pontus Soykırımı” saçmalıklarını dinleyeceğiz: Türk ve Türkiye düşmanlığı üzerine bir iç ve dış politika inşası… Kim dinler İzmir’in işgalini, kim dinler Anadoludaki Yunan zulmünü, Yunan ordusu ne arar Afyonkarahisar yaylasında diye kim sorar, ateşkes yapıldığı halde Yunan ordusu Bursa’yı niye işgal eder diye kim sorar? Yunan ordusunun ne işi var Haymana ovasında diye kim sorar? Ama filân devlet başkanı, falan kurum, filân parlamento Rumlar’ın, Yunanlılar’ın acsını paylaşır!!!! Kimden şikâyetçi olacaksın; bizim aydınımız, gençlerimiz bu işlere kayıtsız..